Cenneti beleşe getirmek…

Kur’ân-ı Kerim, namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza(hüküm) gününe inananların, Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık kalanların ve doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.

“Onlar, günde beş vakit namazlarına düzenli olarak devam edenlerdir. Onlar mal ve servetlerinde, başkalarından yardım dilenen fakirlerin ve onurlu davranıp dilenmedikleri için zengin zannedilen ve bu yüzden yardım ve sadakadan mahrum kalanların da hakkı olduğunu asla unutmayan cömert ve fedâkâr kullardır. Onlar, hem sözleri hem davranışlarıyla Hüküm Gününü tasdik ederek iman iddialarında doğru olduklarını ispatlayan müminlerdir. Onlar, Rablerinin azabından korkup kötülüklerden uzak duranlardır. Çünkü bilirler ki, Rablerinin azabına karşı hiç kimse kendisini tam olarak güvende hissedemez. Onlar, iffet ve namuslarını titizlikle koruyanlardır.” (Mearic Suresi 23-29.AYETLER)

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileyerek sabredenlere, şükredenlere, yürekten tövbe edenlere,, Allah yolunda canını feda eden şehidlereve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş Müslümanlara “Allah’ın ölçüsünde Allah’a yönelenlere” içinde ebedî kalınacak cennete girecekleri de yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.

Lâ ilâhe illâllah Muhammedur-Rasûlullah” diyen ve bunun gereğince iman edip sâlih amel işleyen her insan Allah’ın izniyle mutlaka cennete girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.

Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat insanlara huzur ve mutluluk vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu da artırdı. Bugün insanlık acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıkların, Allah korkusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları ve çevirdikleri entrika ve zulümler hayatı cehenneme çevirdi.

Tabiattan ve tabiatından bu kadar uzaklaşan insan sanal(yapay) şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir tabiat oluşturmaya çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve simülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar bile insanın stresini atmasına ve huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında veya birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye başladı.

Ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi. Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı ve ancak Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru geldiğinde baktı ki ortalarda cennet olmadığı gibi yaşamı eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik? Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi dünyaya ait bir yerdir.

Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış. Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.

Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız! “Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla değer verdiklerini göremeyeceksiniz.

Örneğin Hz.Ömer’in hayatına bakalım; Müslümanlarla birlikte çoğu zaman alelade işler yapmaktan geri durmamış üzeri yamalı olan elbiselerle hayatını sürdürmüş, çoğu zaman ülkeye gelen yabancılar onun bir devlet başkanı olduğuna dahi inanamamışlardır.

Yine Uhud Savaşı sırasında şehid olan Musab Bin Umeyr’in hayatına bakıyoruz. Hani o Mekke’nin en zenginlerinden idi de Peygamberimizin Risaletinde İslam’ı kabul etmişti. Ve şehid olunca onu kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı…

Buruc Suresi’nde konu edilen Ashab-ı Uhdud’a bakıyoruz; Sırf Rabbimiz Allah’tır dedikleri için ateş çukuruna atılan bu Müslümanların kafasındaki Cennet tasavvuru…

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Ben cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum. Nereye götürülsem onlar benimle beraberdir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehâdet ve memleketimden sürülmem ise seyahattir.” diyen İbni Teymiyye’nin hayatında buluyoruz Cennete gereği gibi inanmanın faziletini…

Yine Çeçenistan’da Şehid olan Şamil Basayev’in sözü aklıma geliyor: “Allah yolunda mücadele eden bir kişiyi güldürmek istiyorsanız onu ölümle korkutun! Çünkü o, Allah yolunda mücadele eden kişilerin aşağıdaki ayette geçen gerçek kurtuluşa mazhar olacağını biliyor:

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe Suresi 111.AYET

Ve Bangladeş’te Şehid edilen Abdulkadir Molla’nın sözlerinde “Cennet’e gerektiği gibi inanmışlığın’’ fazileti yatıyor. Diyordu ki Şehid Molla : “Bildiğim kadarıyla, ben yanlış bir şey yapmadım. Tüm hayatımı Bangladeş halkı için İslami harekete adadım. Haksızlığa hiç boyun eğmedim ve eğmeyeceğim de. Dünyalık için af dilemek söz konusu bile olamaz. Hayatın sahibi Allah’tır. Nasıl öleceğime yalnız Allah karar verir. Ölümüm bir takım insanların kararlarına göre olmayacaktır. Ölümümün şekli ve zamanı yalnızca Allah’ın takdirine göre gerçekleşecektir. O halde ben de bunu Allah’tan seve seve kabul edeceğim.’’

“Allah’a ve Elçisine yürekten inanan, sonra zulmün egemen olduğu ülkeyi terk ederek İslâm diyarına hicret eden, ardından da, üstün bir gayret göstererek mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler var ya; işte Allah katında en üstün dereceyi kazananlar onlardır ve kurtuluşa ermesi ümit edilenler değil, kesin olarak kurtuluşa erecek olanlar da, yine onlardır!” (Tevbe Suresi 20.AYET)

Bu ayeti okuyunca Suriye’deki Müslümanların neyi arzuladıklarını ve ne adına savaştıklarını anlamak zor olmayacaktır.

Yine Şehid Halid El İslambuli’nin annesi haykırıyor mahkeme salonunda, oğlunu ve arkadaşlarını bekleyen sonun ne olduğunu. Hani o yiğitler ki göstermelik mahkemelerde idam kararlarını bekliyorlardı ve annesi: “Sabran ya Âl-i Yasir inne mevidekum el-cenne” (Sabredin ey Yasir ailesi size cennet vadedildi) diye sesleniyordu. Ve salonda bulunan basın mensupları bu ananın tutum ve tavırları karşısında hayrete düşüyorlardı. İşte bu annenin sözlerinde duyuyoruz cennete gerektiği gibi inanmışlığı…

Dünyalıklar zehrini, süsün/şaşanın içerisinde saklayarak zehirlerken toplumları, saray imkanları dahi olsa Asiye’nin bu duruma ‘’LA’’ demesi inandığı cennete kavuşma arzusundandır…

Yine Hz. Bilal’in fiziki işkenceler altında ezilirken “Ehad’’ nidasıyla inlemesi…

“Öyleyse, şan, şöhret ve servet için çabalamak yerine, Rabb’inizin affına nâil olmak ve eni göklerle yer kadar geniş olan ve yalnızca Allah’a ve bütün Peygamberlerine inananlar için hazırlanmış bulunan cenneti kazanmak için birbirinizle yarışın! Bu Allah’ın bir lütfudur ve onu, cennete girmeyi isteyen ve bu yolda çaba harcayan herkese bağışlar. Unutmayın, Allah, sonsuz lütuf sahibidir.” (Hadid Suresi 21.AYET)

Hz.Bilal’in bu ayete gereği gibi inanmasından kaynaklı değil midir ?

“Bismillah. Yoksa siz ey iman edenler, sizden önceki ümmetlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden, öyle kolayca cennete girebileceğinizi mi sanıyordunuz? Sizden önceki ümmetler öyle zorluklarla, öyle sıkıntılarla karşılaşmış, öylesine çetin imtihânlarla sarsılmışlardı ki, nihâyet o zamanki Peygamber ve onunla birlikte inananlar, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hâle gelmişlerdi. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır!” (Bakara 214.AYET)

Bu ayeti okuyup da ürpermemek mümkün değil! Ne zor vazife kulluk, ne zor bir hal imtihan! Bu ayet bütün algılarımızı değiştirdi. Zira bizler daha rahat bir hayat tarzı benimsemiştik kendimize. Etliye sütlüye karışmayan, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncı, nemelazımcı bir hayat tarzı… Ama Rabbimiz tuttu ve silkeledi bizi! “Kolay değil” dedi, “bedelsiz, beleş cennet yolculuğu”nun rızasına ulaştırmayacağını, mübin bir şekilde önümüze serdi. “Hakkın mirasçıları olan sizler, sizden önce aynı safta duranlar neler çekti bilir misiniz? Onların etleri demir taraklarla tarandı, vücutları testerelerle ikiye bölündü de onlar yine de dinlerinden dönmediler.’’

İşte Peygamber (S.A.V.) yukarıdaki Hadisi bize aktararak âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz?

Kaynak: gencbirikim

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir