Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu

Rusya Hakkında Genel Bilgiler

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin dağılması üzerine kurulan Rusya Federasyonu, kuzeyden Kuzey Buz Denizi; doğudan Büyük Okyanus; güneyden Kuzey Kore, Çin, Moğolistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Gürcistan; batıdan ise Ukrayna, Belarus, Letonya, Estonya, Finlandiya ve İsveç ile komşudur. Rusya’ya bağlı olan fakat millî sınırlarının dışında olan Kaliningrad ise Polonya, Litvanya ve Baltık Denizi ile çevrilidir. Yüzölçümü 17.075.389 km2, nüfusu yaklaşık 145 milyondur. Başkenti Moskova, diğer önemli şehirleri Saint Petersburg, Novosibirsk, Nizhni Novgorod, Ekaterinburg, Samora, Omsk, Kazan, Çelyabinsk, Rostovna Donu, Ufa, Volgograd ve Perm’dir. Nüfus yoğunluğu 8.4 kişi/km olmakla birlikte, bu sayı ülkenin doğu sınırlarında 1.2’ye düşerken, batı kesimlerinde 26.6’ya kadar çıkar. Nüfusun %79.8’ini Ruslar, %3.8’ini Tatarlar, %2’sini Ukraynalılar, geri kalanını ise Başkırt, Çeçen, Çuvaş, Ermeni, Moldovalı, Avar, Belaruslu, Kazak, Azerî, Kabartay, Yakut, İnguş gibi azınlıklar oluşturur. Etnik açıdan oldukça parçalı bir yapıya sahip olan Rusya’da, Çarlık ve Sovyet dönemlerinde uygulanan politikalar sebebiyle yaklaşık 160 farklı etnik grup bulunmaktadır. Çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olması sebebiyle Rusya, sosyal, kültürel, ekonomik ve coğrafî açıdan son derece keskin değişkenlikler barındırmaktadır.

Sovyetler Birliği’ne Kadarki Süreç

Rusların bugün bulundukları coğrafyaya ne zaman, nasıl ve nereden geldikleri konusunda farklı fikirler öne sürülmekle birlikte, M.Ö. 8. yüzyıl civarında Kuzey Karadeniz kıyılarına yerleşen Yunan kolonileri ve Rus-Ukrayna step bölgelerine yerleşen İskit ve Sarmatların bu bölgenin bilinen en eski yerleşimcileri olduğu kabul edilir.

Rusların tarih sahnesine çıkışı ise 9. yüzyılda kurulan Kiev Knezliği ile olmuştur. Kiev Knezliği 13. yüzyıl ortalarına kadar ayakta kalmış ve 1240 yılında Moğollar tarafından yıkılmıştır. Altın Orda Devleti’nin Güney Rusya’yı hakimiyeti altına alması ile yaklaşık iki asır süren bir dönem başlamıştır. Bu süreçte Moskova, Rusların siyasî merkezi olarak öne çıkmaya ve Moskova Knezliği Kiev Knezliği’nden kalan boşluğu doldurmaya başlamıştır. 15. yüzyılın ortalarında III. İvan yönetiminde Altın Orda Devleti kontrol altına alınmış, İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesiyle birlikte de, son Bizans imparatoru XI. Konstantin Palaiologos’un yeğeni ile evlenen ve devletin arması olan çift başlı kartala kendi devlet mühründe yer veren III. İvan, Rusya’yı Bizans’ın halefi olarak öne çıkarmıştır.

Rusya’nın güçlü bir devlet yapılanması ile tarih sahnesindeki yerini alması ise 16. yüzyılın ortalarında IV. İvan tarafından kurulan Rus Çarlığı ile birlikte olmuştur.

XVI. yüzyılın sonlarından itibaren Orta Asya coğrafyasında İngiltere ile Rusya arasında büyük bir güç mücadelesi başlamış, sömürgeci bir anlayışla bölgeye yönelen iki ülkenin mücadelesinden en büyük zararı bölgedeki Türk hanlıkları görmüştür. Bölgede bulunan üç önemli hanlık olan Hokand, Buhara ve Hive Hanlıkları, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya’nın hakimiyeti altına girmiştir.

Olivier Roy bu süreci şu cümlelerle özetler:
“1865-1920 arasında Orta Asya’nın fethi, Rus İmparatorluğu’nun yüzyıllar süren seküler genişleme sürecinin Müslüman topluluklar aleyhine sonuçlanmasından başka bir şey değildir.”
Roy 16. yüzyılın ortalarında başlayan bu işgal sürecinde Rusların sürekli olarak müslümanlarla çatıştığını ifade eder:
“… Rusya için, 1552’de Kazan’ın alınmasından 1920’de Buhara’nın alınmasına kadar Müslümanlarla hem zamanda (17. yüzyıldaki kısa bir duraklama hariç), hem de mekânda sürekli bir çatışma vardır.”

Çarlık Rusyasının 16. yüzyılın ortalarından itibaren Orta Asya coğrafyasındaki Türkî devletleri işgal ederek kendi topraklarına katmaya başlamasıyla birlikte, bu coğrafyada yaşayan Müslüman nüfus üzerinde zorla Hristiyanlaştırma politikası izlenmiş, cami, medrese ve diğer dini müesseseler ortadan kaldırılarak halkın kültür ve eğitim hayatları engellenmeye çalışılmıştır. Öte yandan Müslümanlara ve özellikle Tatarların ileri gelenlerine Ortodoksluğu kabul ederek din değiştirmeleri durumunda çeşitli imtiyazlar verilmiş, Hristiyanlığı kabul etmeyenler ise büyük bir baskı ve zulümle karşılaşmışlardır.

Giray Saynur Bozkurt bu konuda şunları söyler:
“Neticede XVI. y.y.’da Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından ele geçirilmesiyle başlayan ve aşama aşama XIX. y.y.’a kadar Türk ülkelerinin birer birer yok olmalarını sağlayan bütün bu Rus fütuhatları, emeline ulaşmıştı. Rus Hükûmeti Müslüman halktan önce insan kaybı, cami, mektep, medrese gibi dinî ve eğitim müesseselerini yok etme, zorla Hristiyanlaştırma, göç ettirme yoluyla başlattığı asimile politikasını, dinî baskıyı sağlamak ve denetlemek için açılan dinî idareler, Müslümanların topraklarının ellerinden alınarak buralara Rus göçmenlerini yerleştirme, Müslümanların yaşadığı bölgeleri kendi idarecileri yönetiminde çok çeşitli idarî bölgelere ayırarak, bölgelerin askerî ve idarî bakımdan kontrolünü sağlama, kasıtlı olarak ana dilde eğitimi engelleme, ticarî mevkilere sahip çıkarak Müslümanların kalkınmasını önleme gibi çeşitli evrimlerle sürdürdü.”

Bolşevik Devrimi ve Sovyetler Birliği Dönemi

1917’de Lenin önderliğinde gerçekleşen Bolşevik Devrimi’nin ardından, I. Dünya Savaşı’ndan kalan zorlu koşullarının da etkisiyle ülkede plansız bir ekonomik süreç yaşanmış, “savaş komünizmi” adı verilen dönemde her şeyin devletleştirilmesi sebebiyle özellikle kırsal kesimde kıtlık başgöstermiş, 1920-1921 yıllarında yaklaşık 20 milyon insan kıtlıktan etkilenirken, milyonlarca insan açlık sebebiyle yaşamını yitirmiştir.

Ocak 1918’de Petersburg’da toplanan kurucu meclis, çoğunluğun Bolşevik olmaması sebebiyle dağıtılırken, Lenin ve arkadaşlarının idaresinde oluşan diktatörlük yönetiminde, eski partileri kapatmış, burjuvazi ve toplumun seçkin kesimi tasfiye edilmiş, çar ve ailesi de katledilmiştir. Bu süreçte başkent Moskova’ya taşınmış, ihtilal karşıtları ile kanlı bir içsavaşa girişilmiştir. 1917-1922 yılları arasında devam eden savaşta yaklaşık 3 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Komünist rejimin savaştan galip ayrılmasının ardından, Polonya ve Finlandiya ile sınırlar belirlenmiş, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan gibi çarlık dönemi sonrası geçici bir bağımsızlık dönemi yaşayan devletler ele geçirilmiş, Ukrayna, Belarus ve Transkafkasya ile birleşilmiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği oluşturularak anayasası 6 Temmuz 1923’te yürürlüğe girmiştir. Bu birliğe daha sonra 1924’te Özbekistan ve Türkmenistan, 1929’da da Tacikistan katılmıştır.

SSCB, ilk dönemde dış politikada genel olarak barış yanlısı bir politika izlemiş ve Almanya, Türkiye, İran, Afganistan gibi devletlerle çeşitli paktlar, tarafsızlık antlaşmaları imzalamıştır. Lenin’in 1924’te ölmesinin ardından devletin başına geçen Josip Stalin sanayileşme ve ziraî kolektifleşme konularında oldukça katı politikalar uygulamıştır ve bu uğurda insan kıyımından kaçınılmamıştır. Bu süreçte din hayatın dışına çıkartılmış, kiliseler kapatılarak müze ya da lokale çevrilmiş, eğitim kilisenin kontrolünden alınarak mal varlıklarına el konulmuştur.

Stalin’in yönetimi ele almasından sonra Sovyetler Birliği içerisinde her alanda Ruslaştırma politikası uygulanmaya başlanmıştır. Eğitimde Rusça zorunlu dil haline getirilmiş, Rus/Slav olamayan toplulukların alfabeleri (Ermenistan, Gürcistan ve Baltıklar hariç) Kril alfabesine dönüştürülmüştür. Ruslar Sovyetler Birliği’ni oluşturan geniş coğrafyanın dört bir yanına dağılarak üst düzey yöneticiliklere yerleştirilirken, üst düzey yöneticilik için çok iyi derecede Rusça bilme şartı getirilmiştir. Yerli yönetim kademeleri de ciddi oranda tasfiye edilerek büyük çoğunluğu hapsedilmiş ve ölüm cezasına çarptırılmıştır.

Sovyet rejimi, sınırları içerisindeki Müslüman nüfusu hayatın her alanında acımasız uygulamalara tabi tutarken, ülkenin büyük çoğunluğunun bağlı olduğu Hristiyanlığa karşı da tam bir sindirme ve yok etme politikası uygulamıştır. Bu süreç ateizmi benimsemiş olan Lenin ile başlamış, Stalin döneminde daha da şiddetlenerek devam etmiştir. Kilise’nin Çarlık rejimine yakın siyasî tavrı da bu düşmanlıkta rol oynamıştır. Bu kapsamda Kilise’ye ait mülklere el konulmuş, dinî kurumların eğitim üzerindeki etkinliğine son verilmiş, din adamları katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiş, kiliseler de tek tek kapatılmaya başlanmıştır. Bu gibi yöntemlerle Kilise’nin sosyal ve siyasal alandaki etkinliği kırılmaya, komünist sistemin tam olarak yerleşmesi için toplumun dinden uzaklaşması sağlanmaya çalışılmıştır. Halkın büyük bir saygı ile bağlı olduğu azizlerin mezarlarının açılarak kemiklerinin teşhir edilmesi gibi vahşi uygulamalar da yine bu amaca giden yolda bir yöntem olarak görülmüştür.

Uzun yıllar devam eden din karşıtı uygulamalar neticesinde ülkedeki mabed sayısı büyük ölçüde eritilmiş, halkın dinle ilişkisi tamamen kopartılmaya çalışılmıştır. 1917’de Çarlık Rusyasında 77.767 olan Rus Ortodoks Kilisesi’ne ait kilise ve mabed sayısı 1928’de 28.560’a, Katolik Kilisesi’ne ait mabed sayısı 4.233’ten 128’e, sinagog sayısı 6.059’dan 261’e, cami ve mescid sayısı ise 24.582’den 2.293’e düşmüştür.

Ülkede 1920’lerden itibaren bu uygulamaların hayata geçirilmesinde Militan Ateistler Birliği de önemli rol oynamıştır. “Dinle mücadele sosyalizm için mücadeledir” sloganıyla hareket eden birlik ülke çapında 5.7 milyon üyeye ulaşmıştır. Din adamları üzerindeki baskı ve takiplerin arttığı 1930’lu yıllarda, 165 bin kişi kilise ile irtibatı olduğu gerekçesi ile sürgün edilmiş, bunlardan 107 bini de idam edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ve Almanya karşısında girişilen mücadele SSCB açısından oldukça ağır sonuçlar doğurmuştur. Savaşta yaklaşık 7.5 milyon asker, 6-8 milyon sivil insan yaşamını yitirmiş, 25 milyon insanın evi tahrip edilmiş, ülkede altyapı büyük zarara uğratılmış, sanayi kuruluşları ve işyerleri yok edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Tahran (Kasım-Aralık 1943), Makao (Ekim 1944) ve özellikle Yalta’da (Şubat 1945) gerçekleştirilen konferanslarda, kurulacak olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın temelleri atılmış, veto hakkı ile BM galip devletlerin çıkarları doğrultusunda işleyen bir mekanizma olarak tasarlanmıştır.

Savaşın ardından Doğu Avrupa ve Balkanlar coğrafyası Sovyet Rusya’nın nüfuz sahasına bırakılmış ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına kadar sürecek olan Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Bu dönemde dünya bir tarafta ABD, diğer tarafta Sovyetler Birliği’nin başını çektiği iki kutuplu bir mücadele alanına dönüştürülmüştür. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bu dönem boyunca dünya devletleri ya ABD’nin ya da Sovyetler Birliği’nin yanında yer almaya itilmiş, dünya siyaseti ve kamuoyu bu anlayış çerçevesinde şekillendirilmiştir.

Soğuk Savaş döneminde ABD, II. Dünya Savaşı’ndan büyük bir ekonomik krizle çıkan Avrupa ülkelerini Marshall Planı gibi projelerle desteklemiş (1947) ve NATO’nun kurulmasına öncülük etmiş (1949), buna karşılık diğer tarafta Sovyetler Birliği ise komünist ülkeler arasında dayanışmayı öngören COMECON (1949) ve Varşova Paktı’nın kurulmasını sağlamıştır (1955).

Çin’de komünist rejimin işbaşına gelmesi üzerine bu ülke ile münasebetler iyileşmiş ve Sovyetler Birliği Asya kıtasındaki nüfuz alanını genişletmeye başlamıştır. Bu durumun bir sonucu olarak çıkan Kore Savaşı (1950-1953) milyonlarca masum insanın ölümüne neden olmuştur.

Stalin’den sonra devlet başkanı olan Nikita Kruşçev döneminde Stalin dönemi politikaları bizzat Kruşçev tarafından eleştirilerek bir “de-Stalinizasyon” süreci başlatılmıştır. Böylece Stalin döneminde zorunlu sürgüne muhatap olan halkların önemli bir bölümü eski vatanlarına dönme imkanı bulmuştur.

1961 yılında Berlin Duvarı’nın örülmesi ve ardından 1962 yılında ABD’nin Türkiye’ye, Sovyetler Birliği’nin de Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan Küba Krizi’nin patlak vermesi gibi gelişmeler Soğuk Savaş’ı derinleştirici bir etki yaratmıştır.

Afganistan’da 1978 yılında gerçekleşen komünist darbenin ardından patlak veren içsavaşın doğurduğu ortamda bu ülkeyi işgal eden Sovyetler Birliği, yaklaşık 10 yıl süren savaşı, Batı kanadının da destek vermesi ile ağır yenilgiler alarak kaybetmiştir. Ancak bu işgal Afganistan için telafisi mümkün olmayan acı sonuçlar doğurmuş, yüzbinlerce insanın ölümüne milyonlarca insanın yaralanmasına ya da sakat kalmasına ve ülkenin derin bir kaosa sürüklenmesine yol açmıştır.

1985 yılında yönetime gelen Mikhail Gorbaçov’un sistemi ayakta tutmaya çalışan “açıklık” (glasnost) ve “yeniden yapılanma” (perestroika) hamleleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasını önleyememiş ve 1991 yılı sonunda Sovyetler Birliği rejimi son bulmuştur.

Sovyetler Birliği’nin Dağılmasından Bugüne

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya, önce 90’lı yıllarda derin bir ekonomik bunalım içerisine girmiş, ardından 2000’li yıllarda Vladimir Putin yönetiminde belirli bir toparlanma sağlanmıştır. Birliğin dağılması ile birlikte eski SSCB sınırları içerisinde kalan mevcut devletlerdeki kazanımlarını kaybetmek istemeyen Rusya, temel politikalarını da bu düşünce üzerinden belirlemiştir. Bu noktada, eski Sovyet devletlerinin sosyal, siyasî ve özellikle ekonomik açıdan büyük oranda Rusya’ya bağımlı olması, Rusya’nın elini güçlendirmiştir. Sovyet döneminde söz konusu ülkelerin ticarî ilişkilerinin tamamına yakınının diğer Sovyet ülkeleri ile gerçekleştirilmiş olması, bu devletlerin yeni dönemde dışa açılımında sorunlara yol açmıştır. Rusya da bu sorunlardan istifade etme yoluna giderek bölge ülkeleri üzerinde tekel olma özelliğini sürdürmek istemektedir.

Ekonomik ilişkilerde en kritik hususu hiç kuşkusuz enerji sahası teşkil etmektedir. Ortadoğu petrollerinin ardından dünyanın ikinci büyük petrol havzası olan Hazar bölgesi, Rusya için olmazsa olmaz kabul edilmekte ve başta ABD olmak üzere, Çin, AB devletleri, İran ve kısmen Türkiye ile Hazar bölgesindeki petrol ve doğalgaz rezervlerini kontrol altına alma noktasında büyük bir mücadele verilmektedir. Bu bölgede enerjiye ev sahipliği yapan başlıca ülkeler Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’dır. Ancak bu ülkeler enerji rezervlerini işleme ve ihraç etme noktasında gerekli altyapı ve taşıma imkanlarına sahip olmadıkları için küresel aktörlerin bölge üzerindeki politikaları daha da belirleyici olmaktadır. Hazar bölgesi petrolleri sadece bir enerji havzası olarak değil, savaşlar, işgaller ve siyasî istikrarsızlıklarla boğuşan Ortadoğu’ya karşı bir denge unsuru olması bakımından da büyük önem taşımaktadır. Rusya sözkonusu ülkelerde yaşanan siyasi süreçlere ve iç sorunlara müdahil olarak kendisi için avantaj oluşturmaya çalışmaktadır. Bu kapsamda son yıllarda Karabağ sorununda Azerbaycan’ın, Abhazya ve Güney Osetya sorunlarında Gürcistan’ın karşısında yer almıştır. Yine 90’lı yıllarda bir soykırım hareketine dönüşen Çeçenistan işgalinin temel sebeplerinden biri de, Orta Asya petrollerinin en ucuz yoldan Karadeniz’e taşınabilmesini sağlamak olmuştur.

Rusyanın sınırları dışındaki bir diğer askerî ve siyasi müdahaleyi de, Ağustos 2008’de Gürcistan’a gerçekleştirmiştir. Gürcistan sınırları içerisinde bulunan özerk yönetimler Abhazya ve Güney Osetya üzerinden cereyan eden bu kısa süreli müdahale ile Rusya, hem 11 Eylül sonrasında bölgeye yeniden yerleşme gayretindeki ABD’ye bir mesaj vermiş, hem de bölge üzerindeki hakimiyetini daha da güçlendirmiştir.

Rusya 2014 yılında bu kez Ukrayna sınırları içerisinde yer alan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne müdahale etmiş ve gerçekleştirdiği askerî operasyonla Kırım’ı kendi topraklarına kattığını ilan etmiştir. 2014 yılında Ukrayna açısından son derece çalkantılı bir yıl olarak başlamış, ABD ve Avrupa devletleri tarafından desteklenen toplumsal olaylar giderek çığırından çıkmış ve süreç hükümetin düşmesi ile sonuçlanmıştır. Ukrayna ve özellikle Kırım Özerk Cumhuriyeti’ni kontrolü altında tutmak isteyen Rusya ise karşı bir hamle olarak Kırım’a müdahale etmiş ve Batı’nın Ukrayna’daki hamlesine Kırım’la cevap vermiştir. Çarlık dönemi ve Sovyetler Birliği dönemlerinde uyguladığı zorunlu göç politikalarıyla bölgenin aslî unsuru olan Tatarları Kırım’da azınlık konumuna düşüren Rusya, bu müdahaleyi gerçekleştirirken de, Kırım’da bulunan Rusları gerekçe göstermiştir. Nitekim bugün Kırım’da 2.5 milyon civarındaki nüfusun yaklaşık %60’ını Ruslar, %25’ini Ukraynalılar ve %12’sini ise Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Rusya Kırım’daki bu demografik tablodan da destek alarak Ukrayna’da yaşanan kaos sonrasında Kırım’a müdahale etmiş, 23 Şubat-19 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen askerî operasyonla Batılı küresel aktörlere Kırım’dan vazgeçmeyeceğini açıkça göstermiş ve nihayet Kırım Parlamentosu da Kırım’ın Rusya’ya bağlanması noktasında kapalı oturumda karar almıştır. 16 Mart 2014 tarihinde gerçekleştirilen referandumda Rusya’ya bağlanma kabul edilmiştir. 17 Nisan 2014 tarihinde Rusya devlet başkanı Vladimir Putin Rusya’nın Kırım’ı ilhakını onaylayan imzayı atmış ve Kırım resmen Rusya’ya katılmıştır. Ancak bu ilhak birkaç devlet dışında uluslararası alanda kabul görmemiştir. Yaşanan bu süreçte bir tarafta Ukrayna’da 2004 yılında gerçekleşen Kadife Devrim’e destek veren ABD ve kıta Avrupası, diğer tarafta Rusya amansız bir iktidar mücadelesi verirken, arada kalan ve küresel güç odaklarının çıkar savaşlarına malzeme olan ve en çok zarar gören Kırım Tatarları olmaktadır.

Suriye İçsavaşı’nda Rusya’nın Rolü

Arap Baharı sürecinde Suriye’de başlayan kaos ve içsavaş, bugüne kadar yaklaşık 400 bin kişinin yaşamını yitirmesine, milyonlarca insanın mülteci konumuna düşmesine ve ülkenin parçalanmasına yol açmıştır. 2011 yılından bu yana devam etmekte olan süreçte, Esed rejiminin en büyük destekçisi Rusya olmuştur. Suriye’de yaşananlar karşısında net bir biçimde taraf olan Rusya, siyasî, ekonomik ve jeopolitik çıkarları sebebiyle, Sovyetler Birliği döneminde Ortadoğu’daki en büyük müttefiki olan Suriye rejiminin yanında yer almıştır. Böylece Rusya, Esed yönetiminin diğer destekçileri İran ve Çin ile birlikte, Suriye’deki içsavaşta yüzbinlerce insanın yaşamını yitirmesinin de ana müsebbiplerinden biri olmaktadır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde hem Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyalarında etkinliğini kaybeden, hem de uluslararası siyasetteki küresel aktör rolü zarar gören Rusya, son yıllarda giriştiği hamlelerle bu kayıplarını telafi etmeye ve küresel siyasette yeniden belirleyici bir konum almaya çalışmaktadır. Taha Özhan bu konuda şunları söylemektedir:
“Rusya açısından Suriye meselesinin önemi Suriye’de yaşananlar ya da Arap isyanlarının bölgede oluşturduğu dalga ile birinci dereceden alakalı değil. Rusya, Suriye üzerinden oldukça maliyetsiz bir şekilde, Batı ile bir vekâlet savaşı verdiğini düşünüyor. Rusya, Suriye üzerinden “öneminin” fark edildiğini, dolayısıyla da bütün jeopolitik hesaplarını bu “önemin” daha fazla muhkem hale getirmesi üzerine kurmuş durumda.”

Rusya bu politika kapsamında önce 2008’de Gürcistan’a, ardından 2014 yılında Ukrayna ve Kırım’a karşı giriştiği askerî operasyonlarla katı bir politika izlemiş, son olarak da içsavaşın başından bu yana açık destek verdiği Esed rejiminin devamı için Suriye’de hava operasyonları düzenlemeye başlamıştır. 2015 yılı Ekim ayından bu yana gerçekleştirilen operasyonlarda, her ne kadar silahlı unsurların hedef alındığı söylense de binlerce sivil Suriyeli yaşamını yitirmiştir. Saldırıların 2015 yılı Eylül ayı sonunda gerçekleştirilen BM Zirvesinin hemen akabinde başlatılmış olması da ayrıca düşündürücüdür.

Rusya’nın Suriye politikasındaki ana faktörlerden biri, Karadeniz’de kaybettiği etkinliği yeniden kazanmak ve Akdeniz’de söz sahibi olabilmektir. Nitekim Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya dahil olması ve Sovyetler Birliği sonrasında Ukrayna ve Gürcistan’ın bağımsız iki devlet haline gelmesi ile birlikte Rusya’nın Karadeniz’deki etkinliği zarar görmüştür. Abdülcelil Merhun, Rusya’nın Suriye’de izlediği politikayı Karadeniz’de nüfuz kaybı ile ilişkilendirerek şunları söylemektedir:
“Özetle Karadeniz, Rusya’nın konumunun ve tarihsel rolünün zarar gördüğü bir NATO nüfuz bölgesine dönüştü. Mevcut Rus politikasını, Rusya’nın Akdeniz bölgesindeki konumunu güçlendirecek hamleler yapmaya sevk eden etkenlerden biri de buydu.”

Öte yandan Rusya’nın Akdeniz’deki tek askeri üssü konumunda bulunan Suriye’deki Tartus Askerî Üssü, bu anlamda hayati önem taşımaktadır. Akdeniz’deki varlığının Suriye’deki Esed rejiminin devamına bağlı olduğunu düşünen Rusya’nın, içsavaşın başından bu yana Esed rejimine Tartus Limanı kanalıyla askeri destek sağladığı bilinmektedir. Bu desteğin kapsamında asker, ağır silahlar, savaş uçakları, istihbarat ve mühimmat destekleri zikredilmektedir. Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın sözcüsü Maria Zakharova da, 6 Eylül 2015 Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye rejimine ‘terörle mücadele kapsamında’ silah sağladıklarını hiçbir zaman saklamadıklarını söylemiştir.

Rusya’nın Suriye politikasında ekonomik gerekçeler de önemli yer tutmaktadır. Başta ABD olmak üzere, küresel aktörlerle büyük bir enerji savaşı sürdüren Rusya, Suriye ve dolayısıyla Akdeniz’deki etkinliğini sürdürmesinin kendisine bu alanda önemli bir avantaj sağlayacağını hesap etmektedir. Katar’ın Körfez bölgesini Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen boru hattı projesi ile gaz ticaretindeki tekelinin kırılacağını öngören Rusya, Suriye ve Türkiye üzerinden geçmesi planlanan bu projeyi hoş karşılamamaktadır. Diğer taraftan Suriye’nin enerji ve askerî alandaki ticaretinde büyük oranda Rusya’ya bağımlı olması da Rusya açısından önemli bir kriterdir.

Enerji politikaları kapsamında, Suriye’de mevcut olduğu iddia edilen doğalgaz rezervleri de Rusya açısından büyük önem taşımaktadır. Mehmet Mercan, bu iddialardan hareketle şu tesbitlerde bulunmaktadır:
“Suriye’nin gaz geçiş güzergahlarından biri olma potansiyelinin yanısıra zengin gaz yataklarına da sahip olduğu öne sürülüyor. Son yıllarda yapılan keşiflerde Akdeniz’den Humus’a kadar yayılan bölgede Katar’dakinden fazla rezerve sahip gaz yataklarının bulunduğu iddia ediliyor.Rusya’nın ABD ile yaşadığı küresel mücadelenin sahnesi haline gelen Suriye’den çekilmesi; sonucunda bu mücadeleyi kaybedeceği bir süreci başlatabilir. Eğer Rusya Suriye’den çekilirse (ya da desteklediği yönetim devrilirse) Suriye’deki ve dolayısıyla Akdeniz’deki askerî varlığını kaybedecek, küresel ekonomik savaşta en büyük silahı olan gaz alanında söz sahibi olma vasfını yitirecek, İran’ın da çok önemli bir kaleyi kaybetmesi ile birlikte önemli bir enstürmanını yitirmiş olacak.”

Öte yandan ekonomisi büyük oranda petrol ve doğalgaza bağımlı olan Rusya’nın, çatışmaya dayalı Suriye politikasında petrol fiyatlarını yükseltme gayreti de önemli rol oynamaktadır. Nitekim Rusya, 2008 yılında Gürcistan’a karşı kullandığı askerî gücün petrol fiyatlarını yukarıya çekebilecek bir etki yarattığını daha önce görmüştür. Ancak Ukrayna krizinin ardından, 2014’ün son çeyreğinde 80, 2015 Ocak ayında 45, 2015 Aralık ayı itibariyle de 36 Dolar’a kadar gerilemiştir.

Rusya, siyasî, ekonomik ve jeopolitik kaygılarla sürdürdüğü bu operasyonlar sırasında sık sık Türkiye’nin hava sahasını ihlal etmekte ve başta Bayırbucak Türkmenleri olmak üzere Suriyeli sivilleri hedef almaktadır. Nitekim 24 Kasım 2015 tarihinde, Rus SU-24 savaş uçağı angajman kuralları gereğince Türkiye tarafından düşürülmüştür. Ancak Rusya bu gelişmede Türkiye’nin suçlu olduğunu ileri sürerek Türkiye’den özür beklemiş ve pek çok alanda yürürlüğe konacak birtakım yaptırım kararları almıştır.

Suriye’deki içsavaşın başından bu yana, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullanarak, Esed rejimi aleyhine alınması muhtemel bir yaptırım kararını imkansız kılan Rusya, bu tavrıyla dünya siyasetinde belirleyici aktör olma konumuna yeniden erişmeyi, kendisi dahil olmadan uluslararası sorunların çözümünün imkansız olduğunu kanıtlamayı hedeflemektedir. Suriye’deki süreci dünya siyasetinde yeniden etkin bir konum alabilmek adına büyük bir fırsat olarak gören Rusya, yüzbinlerce Suriyelinin yaşamını yitirmesi pahasına Esed rejimine destek vermeye devam etmektedir.

Tarihsel Süreç İçerisinde Kırım

Kırım, batı ve güneyden Karadeniz, doğu ve kuzeyden Azak Denizi ile çevrili, 26.140 km2 genişliğinde bir yarımadadır. 1774’te Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra 1783’te tamamen Rusya’nın hâkimiyeti altına giren Kırım, 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne kadar Çarlık Rusyası’nın hâkimiyeti altında kalmıştır. Bu tarihten sonra özellikle I. ve II. Dünya Savaşı esnasında Kırım, Almanya’nın geçici hâkimiyeti altına girmişse de, savaş sonrasında Ruslar, Kırım’ı yeniden kontrolleri altına almışlardır.

Çarlık Döneminde Rusya’nın Kırım Politikası

‘Sıcak sulara inme’ planları çerçevesinde Kırım’a özel bir önem atfeden Rusya, Çarlık döneminde Kırım’ı bir Rus bölgesi haline dönüştürmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Öncelikle bölgede yüzyıllardır var olan Türk-İslam kültürünün etkilerini silmeye çalışan Ruslar, bu amaçla yer isimlerini Yunanca kökenli isimlerle değiştirmiş ve böylece Kırım’ın aslında Türklere değil, milat öncesi dönemlerde Kırım’da bulunan Antik Yunan yerleşimcilere ait olduğunu iddia etmişlerdir. Kurulan yeni idare biçimiyle de, Kırım’ı Rusya’nın bir parçası haline dönüştürmek ve Kırım’da tam bir RusSlav hâkimiyetini tesis etmek amaçlanmıştır.

Görmek istediği Kırım için gerekli idarî yapılanmayı tesis eden Çarlık rejimi, daha sonra Kırım’daki demografik yapıyı dönüştürmek için Rusya’nın diğer bölgelerinden Rus ve Slav kökenli yerleşimciler getirerek, Müslüman Türk nüfusu önce azınlık durumuna düşürmeyi, ardından tamamen Kırım’dan ayrılmaya mecbur bırakmayı planlamıştır. Bu politikalar sonucunda gerçekleşen, Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına toplu göçleriyle ilgili olarak Prof. Dr. Hakan Kırımlı şunları söylemektedir:
“Kırım Tatarları için çok daha büyük bir problem ise ülkeye yoğun bir şekilde Slav ve diğer gayrimüslim unsurların iskanı ve Kırım Tatar köylülerinin topraklarının ellerinden alınmasıydı. Gerek bu nüfus nakli ve ekonomik sıkıntılar gerekse yabancı bir toplumun baskısından kaynaklanan dinî, idarî ve psikolojik sıkıntılar, Kırım Tatarları’nın kitleler halinde ülkelerini terkederek Osmanlı Devleti’ne göç etmelerine yol açtı. Kırım’ın Rusya tarafından ilhakından başlayarak 150 yıl boyunca kesintisiz devam eden bu göçler özellikle XIX. yüzyılda zirveye ulaştı. XX. yüzyılda Kırım’dan göç eden Kırım Tatarları’nın sayısı Kırım’da kalanların kat kat üzerindeydi. Göçler her yıl devam etmekle birlikte 1812, 1828-1829, 1860-1861, 1874, 1890 ve 1902 yıllarında büyük kitle göçleri vuku buldu. Büyük göç dalgalarının çoğunun Osmanlı-Rus savaşlarının hemen sonrasında gerçekleşmesi tesadüfi değildi. Her Rus-Osmanlı savaşı patlak verdiğinde Osmanlılar’a yardım edecekleri ve Ruslar’ı arkadan vuracakları gerekçesiyle Kırım Tatarları büyük baskılar altına alınmaktaydı. Bilhassa 22 Haziran 1853’te başlayan ve Kırım harbi olarak tarihe geçen Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus idarecileri Kırım Tatarları’na karşı çok sert tedbirler aldı. Savaş esnasında Kırım Tatarları’nın Kırım’dan sürülmesi bile düşünüldü. Rusya, 1856’da imzalanan Paris Antlaşması’nın ardından Kırım Tatarları’na daha büyük idarî ve iktisadî baskılar uygulamaya başladı. Toprakları ellerinden alınan ve Slav toprak sahiplerinin insafına terkedilen Kırım Tatar köylülerinin durumu dayanılmaz hale gelince 1860’ta büyük bir göç başladı. 200.000’e yakın Kırımlı malını mülkünü bırakarak Osmanlı Devleti’ne göç etmek zorunda kaldı. Bu olaydan sonra Kırım Tatarları Kırım’da nüfus olarak azınlık durumuna düştü. Kırım Tatarları’nın Kırım’dan ayrılması hemen her seferinde Rus idarecileri tarafından olumlu bir gelişme olarak görüldü ve hatta teşvik edildi. Kırım’dan göç eden Kırım Tatarları’nın tam sayısını tesbit etmek mümkün değilse de en az 1.800.000 Kırım Tatarı’nın Osmanlı Devleti’nin Rumeli ve Anadolu’daki topraklarına göçtüğü tahmin edilmektedir.”

Böylece Çarlık yönetimi boyunca yer isimleri değiştirilmiş, toprakları ellerinden alınarak Rusya’nın farklı coğrafyalarından getirilen Rus-Slav yerleşimcilere verilmiş, medreseleri kapatılarak eğitim hakları ellerinden alınmış, dinî eğitimde kullanılan metotlar değiştirilerek en ilkel eğitim metotları zorla benimsetilmiş, vakıf arazilerine elkonularak sosyal hizmetler rafa kaldırılmış, Türkçe yasaklanmış, cami, kütüphane gibi dinî ve kültürel yapılar yıktırılarak inanç hürriyeti yok edilmiş, toplumun gelenek-göreneklerini uygulaması engellenmiş, esnaf ve sanatkârlar sürdürülen ekonomik politikalar neticesinde zor durumda bırakılmış, kısacası bir millet yok edilmeye çalışılmıştır.

Sovyet Rusya’nın Sürgün Politikası ile Vatanlarından Kopartılan Milyonlar

Stalin yönetimindeki Rusya, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında gerçekleştirdiği sürgünlerle, milyonlarca insanı vatanlarından ederken, yüzbinlerce insanın da hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Bu zincirin en önemli halkalarından biri de 18 Mayıs 1944’te Sovyet Rusya’nın çeşitli bölgelerine dağıtılarak vatanlarından kopartılan 200 binden fazla Kırım Tatarının ve Kırım’da yaşayan diğer bazı unsurların sürgün edildiği hazin olaydır.

Kendisi için tehlike olarak gördüğü halkları bölüp parçalayan, uzun vadeli hedeflerine ulaşabilmek için stratejik öneme sahip bölgelerde yaşayan kendi vatandaşlarının hayatlarını hiçe sayan Rusya, öte yandan maden, sanayi, tarım gibi alanlarda komünist rejim için çalışacak yüzbinlerce yeni işçiye ihtiyaç duymaktaydı. Böylece sürgüne tâbî tuttuğu toplumların verimli topraklarına, elkoyan Rusya, hem buraları Rusya’nın diğer bölgelerinden getirdiği Rus ve Slav ırkından yeni yerleşmecilerle doldurmuş, hem de sürgüne tâbî tuttuğu milyonlarca insanı yeni fabrikalarda, tarım alanlarında ve maden ocaklarında çalışmaya zorlamıştır.

Böylece Stalin döneminde gerçekleştirilen sürgünler neticesinde vatanlarından edilen insan sayısı yaklaşık 3.5 milyondur. Bu rakamın büyük çoğunluğunu Türk ve Müslüman kökenli topluluklar oluşturmaktadır. Bunun en önemli sebebi, Rusya’nın kendi topraklarında yaşayan Türk ve Müslüman kökenli toplulukları potansiyel bir tehlike olarak görmesidir. Ancak sürgün kararları açıklanırken, özellikle 2. Dünya Savaşı’nda Alman birliklerine yardım edilmesi gösterilmişse de, tarihî gerçekler bu gerekçeleri haksız çıkartmaktadır. Öte yandan bu durumun gerçek olduğu varsayımı dahî, kadın-erkek, genç-yaşlı ayırt etmeksizin milyonlarca kişinin insanlık dışı şartlarda –ki bu göçler esnasında yüzbinlerce insan yolculuk şartlarına dayanamayarak hayatını kaybetmiştir- sürgüne tâbî tutulmasını meşrulaştıramaz.

Sürgünü Hazırlayan Süreç

1917’deki Bolşevik Devrimi sonrasında bir süre Almanya’nın kontrolünde kalan, ardından yeniden Rusya’nın hâkimiyetine giren Kırım, Sovyet Rusya’nın, Çarlık rejiminden farkı olmayan uygulamaları altında ezilmiştir. Sovyetler Birliği’nin Kırım’da 2. Dünya Savaşı’na kadar devam eden uygulamalarını Hakan Kırımlı şöyle özetlemektedir:
“1930’lu yılların sonuna kadar Kırım Tatar millî aydın sınıfının ve din adamlarının hemen tamamı doğrudan doğruya kurşuna dizilmek veya sürülmek suretiyle ortadan kaldırıldı. XX. yüzyılın ilk yarısındaki Kırım Tatar bilim, fikir, edebiyat, sanat ve basın tarihinin en önemli isimleri (…) öldürüldü. Bu dönemde hapse atılan veya çalışma kamplarına sürülenlerin sayısını tesbit etmek mümkün olmamakla birlikte çeşitli kaynaklarda, Kırım’daki Sovyet hakimiyetinin ilk yirmi yılında yaklaşık 150.000 civarında insanın yok edildiği belirtilmektedir. Terör rejimi Kırım Tatar kültürüne de çok büyük darbe vurdu. 1926-1928 yılları içinde Arap alfabesinden bir tür Latin alfabesine geçildi. 1938’de ise Kiril alfabesi mecbur kılındı. Ayrıca müze ve kütüphanelerdeki milli kültür mirasının pek çok eseri de ortadan kaldırıldı. Tarihi cami ve medreseler ya tamamen yerle bir edildi ya da minareleri yıktırılarak binalar başka amaçlarla kullanıldı. Resmen açık gözüken birkaç camiye ise gidebilmek fiilen mümkün değildi. Namaz, oruç, sünnet ve dini nikah gibi ibadet ve dini adetler ise kesinlikle yasaklanmıştı. Ancak büyük gizlilik altında yerine getirilebilmekteydi.”

2. Dünya Savaşı sırasında bir kez daha Almanlar tarafından işgal edilen Kırım, Almanya’nın mağlubiyeti ile yeniden Sovyetler Birliği’nin hâkimiyeti altına girmiştir. Savaş sırasında Kırım halkı büyük zararlar görmüş, binlerce insanını kaybetmiş ve yaşam alanları tahrip edilmiştir. Savaşın başlaması ile birlikte binlerce Kırım Tatarı, Kızıl Ordu’ya alınmış ve Rusya ile aynı saflarda savaşa sokulmuş, ilerleyen dönemlerde teşekkül eden küçük birliklerden bazıları Rusya’ya karşı Almanya’nın safında yer alırken, bir kısmı da Sovyet Rusya’nın uygulamalarından farklı bir şey vaad etmeyen Almanya’ya karşı mücadele etmiştir. Sonuçta Almanlar Kırım topraklarını yakıp yıkarak geri çekilirken, yerlerine gelen Sovyet birlikleri de ilk olarak Kırım halkını cezalandırmış, bu esnada tecavüz, kurşuna dizme ve toplu katliamlarda binlerce masum sivil hayatını kaybetmiştir.

Tarihin Utanç Sayfalarından Biri: Kırım Sürgünü

Rusya, Kırım Tatarlarına son darbeyi, onları 18 Mayıs 1944’te toplu bir sürgünle vatanlarından ayırarak vurmuştur. 150 yılı aşkın bir süre devam eden politikalar neticesinde Kırım’da azınlık durumuna düşen Kırım Tatarları, savaş sonrasında uydurulan bir gerekçeyle Kırım’dan tamamen silinmiştir.

Sovyet rejimi, SSCB İçişleri Halk Komiseri (Bakanı) Leonid Beriya’nın raporları doğrultusunda bir program hazırlamış ve hayata geçirilmiştir. Raporlarda Kırımlıların Sovyet rejimine ihanet ettiği, dolayısıyla bir sınır bölgesinde kalmalarının doğru olmayacağı, tarım, sanayi ve ulaşım gibi alanlarda çalıştırılmak üzere Rusya’nın iç bölgelerine, özellikle Özbekistan SSC’yesürülmeleri gerektiği bildirilmiş ve 18 Mayıs 1944’te sürgün başlatılmıştır.

18 Mayıs’ın ilk saatlerinde evlere yapılan baskınlarla uykularından uyandırılan Kırım halkı, karşılarında kendilerine birkaç dakika içerisinde hazırlanmalarını emreden Sovyet askerlerini bulmuştur. Talimatnamelerde ailelerin yanlarına alabileceği yük miktarı 500 kg olarak belirlenmiş olmasına karşın, buna uygulamalarda riayet edilmemiş ve sürgün edilen ailelerin büyük kısmı yanlarına sadece küçük bir bavul alabilmiş, bir kısmı ise hiçbir şey alamamıştır. Halk yerleşim birimlerinin meydanlarında ve boş arazilerde toplanmış, kaçmaya çalışanlar öldürülmüştür.

Meydanlarda toplanan halk istasyonlara nakledilmiş ve akıl almaz şartlarda gerçekleştirilecek ölüm yolculuğu başlatılmıştır. Sovyet rejiminin insanların nakil esnasında can güvenliği, beslenme ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanması yönündeki kararlarının aksine, yüzbinlerce insan yük ve hayvan vagonlarına tıkabasa doldurulmuştur. Daha önce gerçekleştirilen toplu sürgün tecrübelerinden hareketle bu işi daha ucuza getirmek için çaba sarf eden Sovyet Rusya, hayvan ve yük taşınan vagonları tercih etmiş, kâğıt üzerindeki günlük gıda istihkakı olarak gözüken ‘sıcak yemek, su, 500 gr ekmek, 70 gr et/balık, 60 gr bulgur ve 10 gr yağ’ yerine yalnızca günde bir kez sıcak yemek ve 300 gr ekmek verilmiştir. Sağlık hizmetlerinin karşılanması için her katarda bir doktor ve iki hemşire bulunması yönündeki karara da uyulmamış, sadece belirli istasyonlarda bulunan doktorlar ihtiyacı karşılamamış, bu esnada acil müdahaleye ihtiyaç duyan insanlar yolda hayatını kaybetmiştir.

İnsan taşımaya uygun olmayan vagonlar tıka basa doldurulmuş, kıpırdayacak yerin dahî bulunmadığı vagonlarda insanlar hareketsiz bir şekilde haftalarca yolculuk etmek zorunda kalmış, yorgunluk, salgın hastalık, açlık ve pislik sebebiyle her gün binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Hayatta kalabilenler ise bu insanlık dışı şartlarda haftalarca süren yolculuk sebebiyle büyük bir travma yaşamış, binlerce insan aklî dengesini kaybetmiştir.

Yolculuk esnasında vagon kapılarının açılmasına müsaade edilmemiş, uzun aralıklarla duran katarlarda insanlar, ölen yakınlarıyla bazen günlerce birlikte yolculuk etmek durumunda kalmıştır. Havasızlık nedeniyle kokmaya başlayan cesetler salgın hastalıklara sebep olmuş ve yolculuk dayanılması imkânsız bir hal almıştır. İnsanlar hayatını kaybeden yakınlarını gömme fırsatını dahî çoğu zaman bulamamış ve cesetler istasyon kenarlarına bırakılmıştır.

Sürgünün Bilançosu

1944 Haziran ayı başlarında ilk gruplar sürgün yerlerine ulaşmıştır. Sürgünün tamamlanması ise Temmuz ayını bulmuş, böylece yaklaşık 250 bin kişi başta Özbekistan olmak üzere Sovyet Rusya’nın çeşitli bölgelerine dağıtılmıştır.

Kırım Sürgünü’ne maruz kalan insan sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Sovyet rejimi tarafından hazırlanan raporlarda bu rakam 228 bin, 1966’da Kırım Türk Milli Hareketi tarafından yapılan araştırmalara göre ise 238 bindir. Ancak bu rakamı 420 bin olarak saptayan araştırmalar da bulunmaktadır.

Sürgünde yalnızca Türk kökenli insanlar bulunmamış, Kırım’da yaşayan diğer unsurlar da Kırım’dan sürülmüştür. Sovyet rejimi tarafından hazırlanan rapora göre, sürgün edilenlerin yaklaşık 185 binini Kırım Türkleri, 12 binini Bulgarlar, 15 binini Rumlar, 10 binini Ermeniler, 5 binini de diğer unsurlar teşkil etmiştir. Öte yandan Sovyet rejiminin sürgüne gerekçe olarak sunduğu ‘vatana ihanet’ ve ‘Almanlarla işbirliği’ suçlamalarına karşılık, sürgün edilen Kırım Türklerinin yaklaşık 8.995’inin Kızıl Ordu mensubu olması, bunlardan 524’ünün subay, 1392’sininse astsubay olması hayli ilginçtir. Benzer şekilde sürgün edilen diğer unsurların içinde de Kızıl Ordu mensupları bulunmaktadır. Bu istatistik sürgün için öne sürülen gerekçenin uydurma olduğunu ortaya koymaktadır.

Haftalarca süren ölüm yolculuğunun ağır şartlarına dayanamayarak yolculuk ortasında hayatını kaybeden insan sayısı ise yaklaşık 10 bindir. Bu rakam, sürgünü takip eden yıllarda salgın hastalık, iklim şartları, açlık-yoksulluk gibi sürgüne bağlı nedenlerle hayatını kaybedenlerin sayısı yanında oldukça düşük kalmaktadır. Zira Kırım Türk Milleti Hareketi’nin yaptığı araştırmalara göre, sürgün sırasında ve sürgünü takip eden ilk 18 ay içerisinde, nüfusun yaklaşık % 46’sı, sözkonusu gerekçelerle hayatını kaybetmiştir ki bu da yaklaşık 110 bin insana tekabül etmektedir. Bu rakam Batılı araştırmacıların verdiği istatistiklerde 80 bin olarak geçmektedir.

Sürgün Sonrası Kırım

Sovyet rejimi sürgünün ardından bir tören düzenleyerek bu insanlık dışı uygulamadan duydukları sevinci kutlarken, sürgünde görev alanlara madalyalar dağıtılmıştır. Kutlamalar esnasında, Kırım’ın bir sahil köyü olan Arabat halkının unutulduğu ve bu sebeple sürgüne dahil edilmediği haberinin ulaşması üzerine harekete geçilmiş ve Arabatköyü sakinleri bir geminin mahsenine kapatılarak denize sürülmüş ve gemi batırılarak tüm köy halkı katledilmiştir.

Bütün bu süreç dünya kamuoyundan gizlenmiş ve tıpkı diğer toplu sürgünlerde olduğu gibi Kırım Sürgünü de ancak sürgünden 2 yıl sonra küçük bir haber olarak kamuoyuna duyurulmuştur.

Sürgünün ardından Kırım’da geriye kalan tüm binalar, tarım arazileri, büyük ve küçükbaş hayvanlar, kümes hayvanları ve ev eşyalarının tasnifi için binlerce insan görevlendirilmiş, haftalar süren bu tasniften ve bütün bu mallar sahiplerine geri verilecekmiş gibi kayda geçirildikten sonra, bölgede kalan yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen yağma ve işgaller engellenmemiştir. Elkoyma süreci bizzat Sovyet rejimi tarafından idare edilmiş, malların nasıl değerlendirileceği tartışıldıktan sonra bir kısmı belirlenen fiyatlar üzerinden satılmış, birçok kıymetli eşya ise üstdüzey yöneticiler tarafından zimmete geçirilmiştir. Bunun yanısıra özellikle evler ve ev eşyaları, Kırım’a Rusya’nın diğer bölgelerinden işgücü ihtiyacının karşılanması ve Kırım’ın Ruslaştırılması için getirilenlere tahsis edilmiştir.

Sovyet rejimi oluşan büyük boşluğu, sürgün edilenlerin yerlerine getirmeyi planladığı Rus-Slav kökenli yeni yerleşimcilerle çözmeyi hedeflemiştir An cak, Kırım’a yerleşme konusunda istenilen ilginin oluşmaması üzerine zora başvuran yönetim, teklifi reddedenlerin ‘Almanlara hizmet etme’ suçuyla cezalandırılacaklarını duyurmuş ve cazip tekliflerle ilgiyi arttırmaya çalışmıştır. Ukrayna Kamu Düzeni Koruma Bakanlığı’nın 1967 yılında yayımladığı bir rapora göre bu tarihe kadar Kırım’a yerleşenlerin sayısı 400 bin civarındadır. Bu rakam ilerleyen yıllarda daha da artmıştır.

Sürgünün ardından Kırım’da yüzyıllar içerisinde oluşmuş olan medeniyet birikiminin de ortadan kaldırılması için Türkçe yer isimleri değiştirilmiş, Türk-İslam kültürünü simgeleyen yapılar tahrip edilmiş, kütüphanelerde bulunan binlerce kıymetli eser ortadan kaldırılmış, mezar taşları yerlerinden sökülerek cesetler dışarı çıkartılmış, Türklerin Kırım’daki varlıklarının delili olan eserler yok edilerek yeni bir Kırım tarihi kurgulanmaya başlanmış, bu amaçla sempozyumlar düzenlenmiştir. Bu kurgu tarih oluşturulurken Kırım Tatarları ‘çalışmayı ve üretmeyi sevmeyen, medeniyetten uzak, bu coğrafyada geçici bir süre yaşamış haydut bir topluluk’ olarak gösterilmiş, ‘bölgenin asıl sahiplerinin Slavlar olduğu ve Slavların çok daha eski devirlerden bu yana orada bulundukları’ iddia edilmiştir. Ayrıca sürgünden kısa bir süre sonra 1946 yılında Sovyet rejimi Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni lağvederek Kırım yarımadasını bir vilayet statüsüne indirmiş, 1954 yılında da Kırım, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

Sürgün Edilen Yüzbinlerin Dramı ve Hayatta Kalma Mücadelesi

Sürgün edilen 250 bin kişinin büyük çoğunluğu Özbekistan’a nakledilmiş, geri kalan kısmı ise Sovyet coğrafyasının çeşitli bölgelerine dağıtılmıştır. Burada da insanlık dışı şartlarda ikamet etmeye mecbur bırakılan halk, kapısı ve camı dahi olmayan, insan yaşamı için gerekli sıhhî şartları taşımaktan çok uzak odalara yerleştirilmiştir. Odalara 3-4 aile birden yerleştirilmiş, yiyecek, giyim eşyası, ev araç-gereçleri gibi temel yaşamsal ihtiyaçlara dahî sahip olmayan yüzbinlerce insan bu şartlarda ölüm-kalım savaşı içerisine girmiştir. Bütün bunlara farklı bir coğrafya ve iklimde bulunmanın getirdiği olumsuz etkiler de eklenince, kısa sürede açlık ve salgın hastalıklara dayanan toplu ölümler meydana gelmeye başlamıştır. Aileler en yakınlarını teker teker kaybederken, onları defnedecek imkânı bile bulamamış, bir taraftan da kendileri hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

Sovyet rejiminin planları doğrultusunda tarım, sanayi, inşaat ve ulaşım alanlarında çalışmaya zorlanan Kırım halkı, bu çabaları karşılığında ailelerinin hayatta kalması için gerekli asgarî kazançtan dahi mahrum bırakılmıştır. Barınma ve sağlık ihtiyaçları ile ilgili olarak Sovyet rejimi tarafından verilen sözler yerine getirilmemiş ve bu ağır şartlar altındaki yaşam mücadelesi yıllarca sürmüştür.

Kırımlılar, yeni yerleşim yerlerinde bulundukları yerden 5 km’den fazla uzaklaşmamakla tehdit edilmiş, her ay düzenli olarak ilgili birimlere giderek imza vermekle yükümlü kılınmışlardır. Yerleşim yerlerini terk edenler Sibirya’ya yapılacak ikinci bir sürgünle tehdit edilmiştir. Buna karşın sürgünü takip eden ilk yıllarda yaklaşık 10 bin Kırım Türkü bulunduğu bölgeden firar etmiş, bunların bir kısmı yakalanarak cezalandırılmıştır.

Bu insanlık dışı uygulamalar neticesinde, sürgünden sonraki ilk 18 ay içerisinde yaklaşık 100 bin kişi hayatını kaybetmiştir ki bu rakam sürgün edilenlerin yaklaşık yarısına tekabül etmektedir. Bütün bunlara rağmen Kırım halkı çalışmaya mecbur bırakıldığı alanlarda zamanla uzmanlaşmış, özellikle Özbekistan’ın kalkınmasında önemli katkılar sunmuşlardır.

Kırım Tatarlarını yalnızca vatanlarından ayırmayı değil, aynı zamanda onları bir millet olarak yok etmeyi de amaçlayan bu sürgünle birlikte, yüzbinlerce insan hayatını kaybederken, hayatta kalabilenler de yok sayılmış ve dünya üzerinde bir millet olarak etkinliklerini kaybetmeleri için her türlü asimilasyon politikası uygulanmıştır. Önce 1928 yılında Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin, ardından 1938 yılında da Kiril alfabesinin getirilmesi ile 10 yıl içerisinde iki alfabe değişikliğine maruz bırakılan Kırımlılar, bütün bunlara sürgün edildikleri yerlerde eğitim dilinin Rusça olması da eklenince ciddi bir kültür bunalımı yaşamış, okuma-yazma oranı düşmüş, anadil unutturulmaya çalışılmıştır. En ufak bir yayın yapmaları dahî yasaklanan –zaten bu zorlu yaşam koşulları nedeniyle buna imkân bulmaları da mümkün olmayan- Kırım Tatarları, buna rağmen anadillerini muhafaza etme konusunda önemli bir irade göstermiş ve bu konuda önemli bir başarı sağlamıştır. Öte yandan sözkonusu asimilasyon politikaları çerçevesinde, 1989 yılına kadar Sovyet Rusya içerisinde yapılan nüfus sayımlarında ülkedeki bütün unsurlar yer almasına karşın, Kırım Tatarları sanki yokmuş gibi davranılmış ve nüfusları hesaplanmamıştır. 1989’da yapılan nüfus sayımında Sovyetler Birliği sınırları içerisindeki Kırım Türklerinin sayısı 271.715 olarak gösterilmişse de, bu rakamın gerçeği yansıtmadığı yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Buna göre gerçek rakamın, sunulandan çok daha fazla olduğu belirtilmiş fakat sağlıklı bir sayım yapmak mümkün olmadığı için 500 bin, 1 milyon, hatta 2 milyon gibi rakamlar telaffuz edilmiştir.

Stalin Sonrası Kırım Türklerinin Durumu ve Vatana Dönüş Mücadelesi

Stalin’in 1953 yılında ölmesinin ardından, ülke çapında bir ‘de-Stalinizasyon’ politikası başlatılmış, bu kapsamda yıllardır devam eden katı uygulamalarda bir nebze iyileştirilmeye gidilmiş, önceki dönemin bütün suçu Stalin’e yüklenerek bir anlamda günah çıkartılmaya çalışılmıştır. Stalin’den sonra devletin başına geçen Nikita Kruşçev, Şubat 1956’da, Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde, Stalin döneminde pek çok haksız sürgünün gerçekleştiğini ifade etmiş fakat bu konuşmasında Kırım Tatarlarını, Volga Almanları’nı ve Ahıska Türkleri’ni zikretmemiştir.

1950’li yılların ortasından itibaren, Stalin döneminde sürgün edilerek vatanlarından kopartılan milyonlarca insan esas yurtlarına geri dönmeye başlarken Kırım Tatarlarına bu hak tanınmamış, yalnızca belli bir bölgede kalma zorunluluğu kaldırılmıştır. Böylece kağıt üzerinde Sovyetler Birliği’nin her noktasında ikamet etme hakkı kazanmış görünen halk için Kırım coğrafyası hariç tutulmuştur. Bu süreçte özellikle dağılmış ve parçalanmış halde bulunan Kırım Türkleri Özbekistan’da toplanmaya başlamış ve bu birliktelik sayesinde ilerleyen yıllarda ‘Kırım Tatar Milli Hareketi’ adını alacak olan organize ve bilinçli bir hak arama süreci başlatılmıştır.

Öncelikle komünist rejimin kendilerini çalışmaya zorladıkları fabrikalardan ayrılarak geleneksel geçim kaynakları olan tarıma yönelen Kırımlılar, eğitim ve kültür alanında da atılımlar yaparak 1960’ların ortalarına kadar mücadelelerini tüm Sovyetler Birliği sathına yaymayı başarmışlardır. Vatana dönüş mücadelesini sindirmeyi başaramayan Sovyet yönetimi, 5 Eylül 1967’de Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti Prezidyumu tarafından yayımlanan bir kararname ile ‘eskiden Kırım’da yaşamış Tatar milletinden yurttaşlar’ın Sovyetler Birliği’nin her yerinde yaşayabileceğini kabul etmek zorunda kalmış, yine de Kırım’a dönüşün önüne geçmek için her türlü engellemelere devam etmiştir.

Bu tarihten sonra Kırım Tatarlarının Kırım’a toplu dönüşleri başlamış ve gerek Sovyet rejiminin, gerek Kırım’daki yerleşimcilerin çeşitli baskı ve sindirme politikalarına rağmen devam etmiştir. Giderek daha organize bir mücadeleye dönüşen ve uluslararası bir boyut kazanan süreçte, 1980’lerin sonuna kadar Kırım’a dönenlerin sayısı 10 binler civarında kalmış, fakat 1988’den itibaren kitleler halinde geri dönüşler başlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Ukrayna sınırları içerisinde kalan ve Ukrayna’ya bağlı özerk bir cumhuriyet statüsüne dönüştürülen Kırım’da, 1991 yılında kurulan Kırım Tatar Milli Meclisi’nin mücadeleleri olumlu sonuçlar vermiş, gerek siyasî alanda Kırım Türklerinin temsili, gerek eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında atılan adımlar kısıtlı imkânlarla da olsa sürdürülmüştür.

1944 Sürgünü’nden sonra Kırım’a geri dönen Kırım Türklerinin sayısı bugün itibariyle 300 bini bulmuştur. Bu sayı, bugün toplam Kırım nüfusunun yaklaşık % 12’sine tekabül etmektedir. Ancak sürgüne maruz kalan ve çoğunluğu Özbekistan’da bulunan 500 bin civarında insan hala vatanlarından uzakta yaşamaya devam etmektedir. Öte yandan, 18. yüzyılın sonlarından itibaren uygulanan politikalar neticesinde vatanlarından ayrılarak göç etmek zorunda kalan ve bugün başta Türkiye olmak üzere, Romanya, Bulgaristan, Almanya, ABD gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde hayatlarına devam eden Kırım Tatarlarının sayısının da yaklaşık 4-5 milyon kişi olduğu tahmin edilmektedir.

Kukla Yönetimin Davetiyle Başlayan İşgal

Siyasî çıkarları yanısıra ekonomik nedenlerle de Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği, 27 Aralık 1979 gecesi dönemin Afganistan Devlet Başkanı Hafızullah Emin’in köşküne bir harekât düzenleyerek 28 Aralık sabahı, Hafızullah Emin’i ortadan kaldırmıştır. Radyo aracılığıyla Babrak Karmal’ın halka seslenmesiyle halk Emin zulmünün son bulduğu ve yeni bir dönemin başladığına dair ikna edilmeye çalışılmış, ancak 5 Aralık 1978’de Sovyetler Birliği ile Afganistan arasında imzalanan Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşması’na dayanarak ülkesine Sovyetler’i davet ettiğini bildiren Karmal, halk tarafından inandırıcı bulunmamıştır. Karmal, Emin’i CIA ajanı olmakla suçlamış, onun döneminde yapılan zulümlerin son bulduğunun altını çizmiştir.

Halkı ikna çalışmalarına hızla başlayan Karmal, öncelikle siyasî anlamda tabanını genişletmek için komünist olmayan eski bürokratları dahî kabineye alırken kendisinin ateist değil Müslüman olduğu noktasında halkı ikna edebilmek için çaba sarf etmiştir. 1980 yılı sonlarında Cephe-i Milli-i Peder Vatan (Ulusal Anavatan Cephesi) adıyla bir parti kurarak halkı Savr İnkılabı ile getirilen reformları gerçekleştirmek için katılıma çağırsa da halk nezdinde gerekli ilgiyi bulamamış, bir taraftan da komünistler arasında güç tabanını genişletmeye çalışmış ancak bu konuda da başarılı olamamıştır. Halkileri tasfiye hareketini de bir taraftan sürdürmesi küçük sabotajlara uğramasına, ülke içindeki gerginliklerin artmasına sebep olmuştur. Karmal rejimini devirme hareketi içinde oldukları tesbit edilen Halkilerin ortaya çıkmasından sonra devlet dairelerindeki Halki görevliler uzaklaştırılırken resmî daireler boşaltılmış, yerlerine Sovyet görevliler getirilmiştir. 1986’da son bulan görev süresine kadar halkın da komünistlerin de tam desteğini alamayan Karmal, ülkesinin Sovyetler tarafından işgal edilmesinde ve Afganistan’ın hızla Sovyetleştirilmesi çalışmalarında aktif rol oynamıştır.

Afganistan Sovyetleştiriliyor

Halkilerden boşalan resmî dairelere getirilen Sovyet yetkililere ek olarak ülkenin pek çok kurumu Sovyet sistemine uygun biçimde yeniden düzenlenmiş, ülke ekonomisi %80 oranında Sovyetler Birliği’ne bağlı hale gelmiştir. Komünist rejim karşısında artan isyanlar ve halkın bir türlü istenileni kabul etmemesi ise eğitim maskesi altında çocukların ailelerinden zorla kopartılarak birer KGB ajanına dönüştürülmesine yol açmıştır. 1980’li yılların başından itibaren 7-15 yaş arasındaki çocukların SSCB’ye gönderilmesi suretiyle gerçekleştirilen kimliksizleştirme hareketinin perde arkası mimarı olarak Karmal’ın eşi Menbuba Karmal gösterilmiştir. Bunun nedeni ise kendisinin müdürü olduğu Parverişgâh-i Vatan isimli yetiştirme yurdundaki öğrencilerin bir hapishaneyi andıran yurttan SSCB’ye eğitim için zorla gönderilmeleridir. Genellikle anne-babaları ölen ya da okullardaki çalışkan çocuklar seçilmiştir. 7-13 yaş arası bu çocuklara Afganistan halkı eşkıya ve öldürülmeleri gereken kişiler olarak tanıtılmıştır. Naim’in anlattıkları arasında çocuklara akşamları votka vermeleri ve bunu güçlenmeleri adına verdiklerini belirtmeleri de bulunurken amacın mücahidler ile baş edemeyen ve ağır kayıplar veren Sovyetlerin bu çocuklar aracılığıyla hem mücahidler arasındaki bağı çökertmek hem de yetişen yeni nesil aracılığıyla Afgan halkının Sovyetleşmesini hızlandırmak olduğu anlaşılmaktadır. Ülke içindeki eğitim kurumlarında da komünist ideolojiye uygun bir eğitim sistemi ile öğrenciler arasında ideolojik bir nesil yetiştirme çabası sürdürülmüştür.

Karmal rejimine bağlı ordudaki kopmaların ve dağılmaların yaşanması üzerine köylerden topladıkları çocukları da askerî eğitim amacıyla Rusya’ya gönderen işgal güçleri, bu çocuklar üzerinden Sovyet ideolojisini yaymak ve benimsetmek için çalışmıştır.

KHAD = İşkence

Komünist rejimin ‘Khedemat-i İttıla’at-i Davleti’ adlı gizli haber alma örgütü, Afgan halkı için işkence merkezine dönüşürken Moskova tarafından örgütlenen ve finanse edilen KHAD’ın başında işgal devrinin son lideri Dr.Necibullah bulunmuştur. ‘Her Afgan ailesinden bir üye edinmek’ gibi bir hedefi olan örgütün tam eleman sayısı bilinmese de Kabil’de 20 binin üzerinde elemanı olduğu tahmin edilmiştir. Ayrıca bu örgüt her 500 metreye koyduğu kontrol noktalarıyla halkın yaşamını daha da zorlaştırmıştır. Özellikle mücahidlerin Kabil’e sızmamaları için çok sıkı tedbirler alan örgüt gece baskınları düzenleyerek sık sık masum insanları rastgele tutuklamış, çeşitli işkenceler sonucu bu insanların hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur. Devrimden sonra işkencenin bir kurala dönüştüğü Afganistan’da işgalle birlikte hükümetin kamuoyuna açıklama yapma gereği duymadan işkencenin bir tür cezaî fonksiyona dönüştürüldüğü bilinmektedir.

Üniversite’den Başlayan 7 Cephe

Afganistan’da 1969 senesinden itibaren üniversite merkezli başlayan İslamîhareket Mısır’daki Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olarak Cevanan-ı Müselman adıyla teşkilatlanmış, ancak 1973’te Davud Han tarafından yasaklanan teşkilatın, aralarında Hikmetyar’ın da olduğu önderleri hapse atılmıştır. Daha sonra hapisten çıkan teşkilat liderleri Hikmetyar ve İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Rabbani, Pakistan’a giderek işgal sırasınca kendilerine bağlı birlikler ile direniş göstermişlerdir. Bu direniş hareketleri karşısında zamanla çözülmeye başlayan Sovyet ordusu dağılmaya başlamış, Sovyetlerin 1988’den sonraki çekilme hareketinde bu grupların büyük etkisi olmuştur.

Sovyet Ordusunun Enternasyonel Borcu

Sovyet yönetimi, işgali meşrulaştırmak için komşularının devrimini baltalamak isteyen emperyalist güçlere karşı Afgan halkına yardım amaçlı gittiği, Afgan işçilere yardım etmenin enternasyonel bir borç olduğu gibi bahaneler kullanmışsa da, Sovyet askerleri Afgan topraklarına girdiklerinde halkı katliamdan geçirmişlerdir. Bu işgalin bir ‘terör kampanyası’ olduğunu söyleyen Garak Camalbekov adlı Sovyet askeri şunları anlatmaktadır:
“ …Tanklar köylerdeki evlerin üzerinden geçerek, birçok evi yerle bir etti. Bir evin üzerinden tankla geçerken, ben tankın içinde olduğum halde çocukların ve kadınların çığlıklarını duyabiliyordum.”

Benzer uygulamaları zamanla askerlerin kaçmasına ya da saf değiştirerek mücahidler tarafına geçmesine neden olurken, savaş suçu işleyen Sovyetler tüm bunları gerçekleştirmesine rağmen bugüne kadar hiçbir ceza almamıştır.

Silah Tatbik Alanı

85 bin askerle başlayan işgal hareketinde Sovyet ordusu çok ağır kayıplar vermiş olsa da itibarını her geçen gün kaybetmesine karşılık yenilgiye uğradığını kabullenmek istememiştir. Aynı zamanda yanıbaşında Müslüman bir devleti tanımak istemeyen Sovyet rejimi Afganistan’ın eski yüksek yargıcı Omar Babrakzay’a göre Afganistan’ı “Sovyet ordusunun çeşitli taktik ve planlarını deneyebileceği bir tatbikat alanına” çevirerek bölgeyi tüm silahları için test merkezi olarak kullanmıştır. Sovyetlerin bu işgal sırasında işlediği savaş suçlarının başında kimyasal silah kullanımı gelirken kanıtlanmış olan bu gerçeği eski Amerikan Başkan Yardımcısı Walter J. Soessel 1982’de Sovyetler’in hidrojen gazı, hardal gazı gibi kimyasalları kullandığını belirterek dile getirmiştir. Ancak bu suçlama karşısında ne BM ne de uluslararası kurumlar hiçbir adım atmamışlardır.

1979-1981 yılları arasında Afganistan’da 47 kimyasal saldırı gerçekleşmiş, bu saldırılarda 3 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Muhammed Nabi ismindeki bir Afgan pilotu hava üslerindeki kimyasal madde depolarının olduğunu belirtirken Amerikalı Doktor Preston Darby, Sovyetlerin kullandığı kimyasal silahlardan birinin yapışkan ve aşırı derecede yakıcı bir madde olduğunu söylemiştir. 1984’ten itibaren kullanılmaya başlayan kimyasal silahların başında ‘Sarı Yağmur’ (Yellow Rain) ve ‘Sıvı Ateş’ denilen şok dalgalarıyla insanları öldüren ‘sıvı bombalar’ gelirken Sovyetler masum halkın ve çocukların kıyımına yönelik birtakım stratejiler de izlemişlerdir. Uçaklardan attıkları kalemler, ağız mızıkaları, radyolar, kibrit kutuları v.s. gibi objeler dışında özellikle çocukların hoşuna giden oynar kanatlı kuşlar yüzünden sayısız çocuk hayatını kaybetmiştir. Çünkü radyoların düğmesi çevrildiğinde, mızıkalar çalındığında ve çocuklar kuşların kanadını oynattığında bu objeler infilak ederek aslî işlevini görmüş ve masum halkı katletmiştir.

İşgalin En Kanlı Yüzleri

85 bin kişilik bir orduyla havadan, karadan ve ağır silahlar ile başkenti ele geçirmesine rağmen ummadığı bir direniş ile karşılaşan Sovyet güçleri, halkı dizginleyebilmek ve mücahid gruplar ile mücadele edebilmek için sert tedbirler almışlardır. İşgalden sonraki ilk kanlı eylem 1980 Şubatındaki esnaf ve memurların ilan ettiği genel grevde gerçekleşmiş, kalabalığın üzerine ateş açan Afgan ve Sovyet birlikleri yüzlerce kişinin ölmesine sebep olmuştur. Afgan başkentindeki en kanlı olay ise 1980 Nisanındaki öğrenci eylemidir. Öğrencilerin yaptığı eyleme halkın da katılımıyla giderek artan kalabalık karşısında açılan ateş sonucu yaşanan katliamın izleri başkent sokaklarından iki hafta boyunca silinmezken bu olay sonucu 2 bin öğrenci tutuklanarak Puli Çerhi Hapishanesi’ne gönderilmiştir. Başkentte daha çok ok ul eylemleri olarak or taya çıkan işgal ve Sovyetleştirmeye yönelik tepkiler, mücahidler eliyle Afganistan’ın diğer kesimlerinde daha sıcak ve kanlı çatışmalara sahne olmuş, özellikle mücahidler karşısında ülkede egemenlik sağlayamayan Sovyet güçleri köylere bomba yağdırarak sivil halkın katledilmesine sebep olmuştur.

‘Lavman Katliamı’ olarak tarihe geçen 1500 köylünün katledilmesi olayı ise Sovyet işgalindeki en acımasız katliamlardan biridir. 1984’te mücahidlerin bu bölgedeki askerî üsse saldırmasına misilleme olarak yapılan baskınla mücahidlere destek verdikleri gerekçesiyle 1500 köylü katledilmiştir. Benzer uygulamaları pek çok köyde gerçekleştiren Sovyet birliklerinin köylerdeki hayvanlara varıncaya kadar giriştikleri katliamlar yağma hareketine dönüşmüş, köylülerin sahip oldukları eşyalar yağmalanmıştır.

Sovyetler Birliği’nin 10 yıllık Afganistan işgaline dair yapılan araştırmalar; bu insanlık dışı katliamlarla dolu işgal süresince yaklaşık 1.5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini, 350 bin kişinin sakat kaldığını, köylerin yarısına yakınını haritadan silindiğini ortaya koymaktadır. İşgal sebebiyle 5.5 milyon Afganlı iltica etmiş, 200 bin kişi ülke içinde yerinden olmuş, 200 bin hektarlık orman, 1.500 km asfalt yol, 600 km elektrik hattı, 114 sağlık merkezi, 28 hastane yok edilmiş, 100 bin eğitim görmüş Afganlı ülkeyi terk etmiştir. İşgalin maddi açıdan uğrattığı kayıp ise 100 milyar Dolar’ı aşmıştır.

Mülteci Kampları

Keyfî saldırılar karşısında can güvenliği olmayan halk, yaşadığı köyleri terk etmek zorunda kalırken erkeklerin işgal güçlerine karşı savaşması nedeniyle daha çok kadın ve çocuklardan oluşan mülteciler Pakistan (3,5 milyon) ya da İran’a (1,5 milyon) giderken yollarda Sovyet askerleri tarafından ‘nişan tahtası’ olarak kullanılmıştır. Pakistan’da 342 mülteci kampı oluşurken bunlardan kendilerini mülteci olarak kaydettirebilenler BM’den yardım alabilmiş, ancak bu uygulama da pek çok yolsuzluğa sebebiyet vermiştir. Kendilerini mülteci olarak kaydettiremeyenler ise çok daha zor şartlar altında yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.

Çıkar Savaşları

Afganistan’ın Sovyet ordusu tarafından işgali dünya üzerinde kınamadan öte bir tepkiye sahne olmamışsa da bugün ve işgal sırasında yaşananlar aslında Afganistan üzerinden ciddi bir oyunun oynandığı gerçeğini göstermektedir. Öyle ki Sovyet işgalinin Amerika tarafından biliniyor olması ve çelişkili açıklamalar, Amerika’nın Pakistan’ı daha önde tutması, İngiltere’nin klasik sınır çizimi oyunları bölgede Müslüman bir gücün ve birliğin sağlanmamasında etkili olmuştur. İşgal sırasında Pakistan üzerinden mücahidlerin Sovyet ordusuna karşı Amerika tarafından desteklenmeleri bir taraftan halkın direnişine destekmiş gibi gözükse de, aslında dış müdahalelerin son bulmasıyla ülkeden çekileceğini belirten Sovyetlerin işine gelmiştir. Ayrıca Sovyetler açısından merkezî yönetimin güçsüz olması, sürekli yapılan baskınlar Sovyetlerin 1950’lerden itibaren ülkenin doğal kaynakları üzerine yaptığı incelemeleri daha rahat sürdürme imkânı vermiştir. Zira yapılan doğalgaz anlaşması ile Sovyetler, Afgan doğalgazını dünya standartlarının çok altında temin etme imkanı bulmuştur.

Adım Adım Çekilme

1979 sonunda başlayan işgal bir soykırıma dönüşmüşse de alınan ağır yenilginin acısı halktan çıkarılmıştır. Ama süreç içerisinde ekonomik anlamda ciddi bir kayıp yaşayan ve çok büyük zayiat veren Sovyetler Birliği, 1985’te Mihail Gorbaçov’un bu yükten en olumlu şekilde kurtulma arayışına girmesine sebep olmuştur. Sovyetler öncelikle Karmal’ı gözden çıkarıp yeni politikalarını en iyi uygulayabilecek kişi olan Dr. Necibullah’ı iktidara getirmeye ardından koşulsuz bir geri çekilme Sovyet itibarını zedeleyeceğinden kademeli olarak ve ülkedeki komünist rejimin sürmesine yönelik bir politika izlemeye karar vermiştir.

Necibullah, kendini sağlama alma politikası güderken askerî alandaki zafiyetten ötürü 18-50 yaş arasındaki tüm erkeklerin askere alınması için yasa tasarısı hazırlamış, Sovyetler Birliği’ne öğrenci gönderilmesi ve işbirliği çalışmalarını ihmal etmemiştir. Sovyetler tarafından hazırlanan bir barış planı ile yeni bir anlayışla Afgan halkına saygılı bir politika yansıtmaya çalışmışsa da mücahidler tarafından Sovyet temeline dayalı bu oluşumlar, yeni bir Sovyet stratejisi olduğu düşüncesinden dolayı kabul görmemiştir. Kademeli bir Sovyet çekilişine dayalı bu anlaşmaya mücahidlerin karşı olmasının en temel nedeni Sovyetler Birliği’nin savaş alanında alamadığını masa başında alma isteği olmuştur.

Silahla Alamadığını Masada Alma Dönemi

1986’da sonra ABD’nin mücahidlere stinger füzelerini vermesi Sovyetler Birliği’nin çekilmesinde etkili olurken, 1988 yılı başlarında Sovyet Polit Büro’da işgalin devamı yolunda oy kullanan isimlerin ölmeleri ya da emekliye ayrılmaları göreve geldiğinden beri işgali sonlandırmak isteyen Gorbaçov’un işini kolaylaştırmıştır. 1988 Şubatında çekilme kararı verilirken, Sovyetler Birliği bu çekilmeyle birlikte savaş ile elde edemediklerini savaş sonrası diplomasi ve entrikalar ile sürdürme yoluna gitmiştir. 4 madde halinde özetlenen bu süreci oldukça başarılı uygulayan Sovyetler işgal sonrasında Afganistan’ın bir daha siyasî bir birlik sağlayamaması ve yeni işgallere açık hale gelmesini sağlamıştır. Necibullah rejiminin askerî ve siyasî açıdan desteklenmesi, mücahidleri desteklediği için Pakistan’ın sabotajlar ve suikastlar ile istikrarsızlığa sürüklenmesi, Pakistan ve ABD’nin Cenevre Antlaşması’na aykırı davrandığı iddiasının yayılması ve mücahidler arasındaki iç çekişmelerin körüklenmesi temelindeki bu stratejide şüphesiz en büyük zararı mücahidler arası çekişmelerin körüklenmesi ve bunun diplomatik yollarla desteklenmesi vermiş, bu sayede Afganistan’ın işgal sonrasında daha ağır bir yıkım içine sürüklenmesi sağlanmıştır.

Sovyetler Birliği’nin 15 Mayıs 1989’da geri çekileceğini açıklamasından sonra Pakistan, ABD ve Sovyetler Birliği masaya oturarak BM gözetiminde Afganistan’ın kaderini belirleyen antlaşmaları imzalamışlardır. Cenevre Antlaşmaları olarak bilinen bu antlaşmalardan ilki Afganistan-Pakistan arasında, ikincisi garantör ülkeler olarak ABD ve Sovyetler Birliği arasında, üçüncüsü Afgan mültecilerin ülkelerine dönmeleri, dördüncüsü ise Sovyetler Birliği’nin geri çekilmesiyle ilgili olarak imzalanırken, bu görüşmelere hiçbir Afgan temsilci çağrılmayarak bir ülkenin kaderinin garantörlere teslim edilmesi, aslında yeni bir işgalin masa başında başladığının göstergesi olmuştur.

Yüzyıllardır Devam Eden Sömürgeleştirme Çabaları

Rusya’nın Kafkasya üzerindeki hâkimiyet kurma planları 10. yüzyıla kadar götürülmekle birlikte, ilk işgal girişimleri Rusların 1556’da Astrahan Hanlıklarını ele geçirmesiyle başlamıştır. İşgal süreci 17. yüzyılın sonlarında Çar I. Petro’nun başa geçmesiyle hız kazanırken, ilerleyen dönemlerde Katerina’nın iktidarında da yayılmacı politikalara devam edilerek yerli halk baskı altına alınmıştır. Bu yüzyıllar boyunca Ruslar Kafkas halklarına karşı sömürgeci uygulamaları hayata geçirmiştir. Müslüman halk Hristiyanlaştırılmaya çalışılmış, ibadethaneler kamulaştırılmış, yerli halkın kurduğu ve hayır işleri yapan vakıflara el konularak sosyal ve kültürel ihtiyaçların karşılanması engellenmiştir.

İmamlar Dönemi

19. yüzyılda, içlerinde Kafkasların efsaneleşen lideri Şeyh Şamil’in de bulunduğu ‘İmamlar Dönemi’nde Ruslara karşı çetin mücadeleler verilmiştir. Bu süreçte onbinlerce insan çatışmalar esnasında hayatını kaybetmiştir. Fakat kısıtlı imkânları ve az sayıdaki savaşçılarıyla çok geniş imkânlara sahip büyük Rus ordusuna karşı yürütülen bu mücadele Rusların 19. yüzyılın son çeyreğinde bölgede tam bir hâkimiyet sağlaması ile bertaraf edilmiştir. Bu süreç boyunca da, Rusların yalnızca Çeçen halkı üzerinde değil, tüm Kafkas halklarını hedef alan sömürgeci politikaları aralıksız devam etmiştir.

Zorunlu Göç ve Ruslaştırma Politikası

Kafkas halkları 19. yüzyılın ortalarından itibaren zorunlu göç uygulamalarına maruz bırakılmıştır. Özellikle 1862-65 yıllarında artan göç dalgası, daha sonra 1887-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ve 1890-1908 yılları arasında devam etmiştir. Rusya’nın bu zorunlu göç politikasındaki amacı Kafkas topraklarını kendisine karşı mücadele veren etnik unsurlardan arındırarak Ruslaştırmaktır. Nitekim göçe zorlanan Kafkas halklarının yerine Ruslar, Ukraynalılar, Hristiyan Kazaklar ve Don Kazakları yerleştirilmiştir. Bu süreçte göçe mecbur bırakılan insanların sayısının 1 ila 2 milyon civarında olduğu bilinmektedir. Bunların içinde yaklaşık 100 bin Çeçen de bulunmaktadır.

Stalin’in Sürgünü: Yüzbinlerce Çeçenin Ölüm Yolculuğu

1917’de Çarlık Rusyası’nın yıkılmasıyla birlikte Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edilmiş; ancak Sovyet rejiminin Kafkasya politikası Çarlık Rusyası’ndan farklı olmamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bünyesindeki cumhuriyetler de teker teker bağımsızlığını ilan ederken, Çeçenistan’ın bağımsızlığı yine tanınmamıştır.

Stalin yönetimi, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların Kafkasya’yı işgali sırasında Alman birliklerine destek verdiğini iddia ederek savaştan hemen sonra Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni feshederek yerine Grozni Oblastı’nı kurmuş ve halkın tamamının bölgeyi terk ederek Sibirya’ya sürgün edilmesine karar verilmiştir. Karara karşı çıkanlar kurşuna dizilmiştir. 23 Şubat 1944’te başlayan ve 3 gün süren sürgünde 500 ila 700 bin Çeçen ve İnguş, son derece ağır şartlar altında yolculuğa zorlanmıştır. Kendilerine ait her türlü mal varlığını geride bırakan halkın %20’si hava koşulları ve açlık sebebiyle henüz yolculuk esnasında hayatını kaybetmiştir. Takip eden birkaç yıl içerisinde de bu ölümler devam etmiş ve özellikle iklim koşulları sebebiyle yüzbinlerce insan yaşamını yitirmiştir. Sürgün büyük bir gizlilik içerisinde gerçekleştirilmiş ve dünya kamuoyu bu ölüm yolculuğundan yıllar sonra haberdar olmuştur. Sürgün edilen halk Sibirya’da da rahat bırakılmamıştır. Her 10 kişiye 1 gözlemci verilerek halk sıkı kontrol altında tutulmuş ve insanların bulundukları yerden 3 km’den fazla uzaklaşmaları dahi yasaklanmıştır.

Çeçen ve İnguşlar, Kuruşçev döneminde kendi topraklarına geri dönebilmişlerdir. Ancak sürgün sürecinde sahip oldukları topraklara farklı etnik unsurlar yerleştirildiği için, başta iskân olmak üzere pek çok konuda büyük sıkıntılar yaşanmıştır. 1956-1960 tarihleri arasında yaklaşık 200 bin Çeçen ve İnguş’un sürgün bölgelerinden geri dönüş yaptığı belirtilmektedir. 1957’de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 1944’te göçe zorlanan ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin vererek Çeçen-İnguşetya’nın yeniden Sovyetler Birliği’ne bağlı Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak kurulmasına karar vermiştir.

Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Bağımsızlık İlanı

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra birliği oluşturan devletler tek tek bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Kasım 1990’da Çeçen Ulusal Kongresi’nin başkanlığına Cevher Dudayev’in seçilmesinin ardından, Kongre’nin baskıları sonucu 27 Kasım 1990’da Çeçen-İnguş Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Meclisi egemenliğini ilan etmiştir. Dönemin devlet başkanı Boris Yeltsin’in engellemelerine karşın 27 Ekim 1991’de uluslararası gözlemcilerin gözetiminde seçimler gerçekleştirilmiş ve Dudayev’in partisi Vaynah (Halkımız) seçimleri kazanmıştır. Seçimlerden hemen sonra, 1 Kasım 1991’de de, Çeçenistan, SSCB’den ayrıldığını ve egemen bir devlet olduğunu ilan etmiştir. Yeltsin, bu gelişmenin hemen ardından 8 Kasım’da Çeçen-İçkerya Cumhuriyeti’nde olağanüstü hal ilan etmiş ve Grozni’ye askerî birlikler gönderilmiştir. Fakat yoğun direniş karşısında Rus birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Çeçenistan’ın bağımsızlık ilanı, daha önce Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerle yapılan antlaşmalara ve uluslararası yasalara göre meşru olmasına karşın, Çeçenistan hiçbir devlet tarafından tanınmamış ve Rusya’nın siyasî, ekonomik ve askerî alandaki baskılarına maruz kalmıştır. ‘Rusya Federasyonu Antlaşması’nı imzalamamış olmasına karşın Rusya, Çeçenistan’ı federasyonun bir parçası gibi görmeye devam etmiş ve uluslararası camiada Çeçenistan’ı yalnızlaştırmak için baskıcı bir politika izlemiştir. Rusya’nın Çeçenistan üzerindeki bu politikalarının asıl nedeni, yüzyıllardır devam eden Kafkasya hâkimiyetini kaybetme ve Çeçenistan’ın federasyonu oluşturan diğer unsurlara örneklik teşkil edeceği endişesidir.

Dünyanın Gözü Önünde Birinci İşgal (1994-1996)

Rusya, Çeçenistan’da olağanüstü hal, ambargo ve politik baskılar yoluyla izlediği bu uygulamalar sonuç vermeyince, önce Dudayev iktidarını devirmek için uğraşmış, başarı sağlanamayınca da 11 Aralık 1994’te Çeçenistan’a askerî müdahale başlatmıştır. Dönemin Rusya Savunma Bakanı Graçov, işgalin çok kısa süreceğini, Grozni’nin iki saatte, tüm Çeçenistan’ın ise 2 günde düşeceğini iddia etmiştir. Ancak işgal sanıldığı gibi kolay olmamış ve 2 sene sürmüştür. Bu süreçte Amerikan gizli servisi NSA’nın uydu telefonunu dinleyerek tesbit ettiği Dudayev’in yeri ile ilgili bilgiyi Ruslara vermesinden sonra düzenlenen suikast sonucu Dudayev, 21 Nisan 1996’da hayatını kaybetmiştir. 5 Ağustos 1996’da Çeçenler Grozni’yi yeniden ele geçirmiş ve Rusları antlaşmaya zorlamıştır. 31 Ağustos 1996’da imzalanan Hasavyurt Antlaşması ile Çeçenistan’ın statüsü meselesinin 31 Aralık 2001’den önce çözüme kavuşturulması karara bağlanmıştır. Ocak 1997’de yapılan seçimleri Aslan Mashadov kazanmış ve Çeçenistan’ın yeni cumhurbaşkanı olmuştur.

1994-1996 yılları arasında devam eden ilk savaşta yaklaşık 100 bin Çeçen hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 400 bin Çeçen de mülteci konumuna düşmüştür. Bu korkunç can kayıplarının dışında ülke de harap olmuş, bütün altyapı tesisleri, kamu binaları, yaşam alanları, ibadethaneler, eğitim kurumları ve doğal alanlar tahrip edilmiştir. Nüfusu 1 milyon civarında olan bir ülke için bu tablo, ülkede savaştan etkilenmeyen, bir yakınını kaybetmeyen, evi zarar görmeyen tek bir kişi bile kalmadığını ortaya koymaktadır.

Uluslararası Hukuka Göre Bağımsız, Fakat Tanınmayarak Yok Sayılan Bir Ülke

30 Ağustos 1996’da imzalanan ve Hasavyurt Sözleşmesi olarak da geçen ‘Rusya Federasyonu ve Çeçen Cumhuriyeti Karşılıklı İlişkiler Temelini Belirleme Prensipleri Antlaşması’ gereğince 12 Mayıs 1997’de ‘Rusya Federasyonu ve İçkeriya Çeçenya Cumhuriyeti Arasında Barış ve Karşılıklı İlişkiler Hakkında Antlaşma’ imzalanmıştır. Çeçen tarafı bu antlaşmanın uluslararası hukuk ve uygulamalara göre Rusya’nın aslında Çeçenistan’ı bağımsız bir millî devlet olarak tanıdığını kanıtladığını ileri sürmüştür. Ancak Afganistan dışında hiçbir devlet ya da uluslararası kuruluş Çeçenistan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımamıştır.

Rusya 1998’de bazı şeriat uygulamalarını ve adam kaçırma olaylarını gerekçe göstererek Çeçenistan’ın bazı bölgelerini vurmakla tehdit etmiş, ancak yine de Çeçenistan’a federasyonun üyesi olması için teklif götürülmüştür. Bu süreçte Çeçenistan’da bağımsız bir İslam devleti kurulması ihtimalinin Rusya’yı oldukça tedirgin ettiği ve bu duruma önlem almaya ittiği söylenebilir. Zira Orta Asya’da Tacikistan ve Özbekistan’daki İslamî hareketin giderek güçlenmesi ve başarılı bir Çeçenistan deneyiminin bu hareketlere ilham verebileceği kuşkusu, Rusya’nın, Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanımamasının en önemli nedenlerinden biridir.

İkinci İşgal Hazırlıkları

Rusya, 31 Ağustos 1999’da Moskova, 16 Eylül 1999’da Volgodonsk’ta gerçekleşen ve 293 kişinin hayatını kaybettiği patlamaları ve Şamil Basayev komutasındaki güçlerin Dağıstan’a girmesini gerekçe göstererek önce Dağıstan’a ardından Çeçenistan’a saldırmıştır. Ancak kısa süre sonra patlamaların Rus askerî istihbarat servisi GRU ile işbirliği içinde olan Rus Güvenlik Servisi FSB tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştır. Bu konuda Alev Erkilet şunları söylemektedir:
“Her iki olayda da faillerin İslamcı militanlar olduğu öne sürülmüş; her ikisi de kendisini İslam devleti olarak tanımlayan devletlerin (Çeçenistan ve Afganistan) saldırıya uğraması ve işgali ile sonuçlanmıştır. Her ikisi de geniş kapsamlı emperyalist temizlik operasyonlarının gerekçesi haline getirilmiştir.”

Bu iki patlamadan sonra, 22 Eylül’de Moskova’nın güney bölgesindeki bir apartmanın bodrum katında bomba düzenekleri ile karşılaşılmıştır. Gözaltına alınan şüpheli üç kişininse FSB ajanı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum diğer güçlü kanıtlarla birlikte, Moskova ve Volgodonosk’taki patlamaların da ‘terörist İslamcıların’ değil Çeçenistan’ı bir kez daha işgal etmek için senaryo hazırlayan Rusya’nın işi olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim resmî ağızlardan verilen bilgilere göre Rusya, Çeçenistan’ı işgal hazırlıklarına Ağustos ve Eylül 1999’da gerçekleşen olaylardan 6 ay kadar önce başlamıştır. Rus Karşılaştırmalı Politika Enstitüsü üyesi Boris Kagarlitsky olaydan sonra konuyla ilgili olarak şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır:
“FSB ajanları bombayı yerleştirirken suçüstü yakalanmışlardır. Zanlılar polis tarafından tutuklanmışlar, fakat ellerindeki FSB kimliklerini göstererek kurtulmaya çalışmışlardır.”

Polis tarafından tutuklanmış olmalarına karşın üç FSB ajanın, ertesi gün gizli servisin girişimleriyle salıverilmiştir. Yapılan açıklamada; ‘apartmanın bodrumunda bomba olmadığı, sadece bir eğitim tatbikatı yapıldığı’ söylenmiştir.

Bir Milleti Yok Etme Operasyonu: İkinci İşgal (1999)

22 Eylül 1999’da Çeçenistan bombalanmaya başlanmıştır. Bir ay içerisinde onbinlerce kişi, hedef gözetilmeksizin ve aralıksız sürdürülen hava bombardımanları sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Kasım ayına gelindiğinde zorlu kış şartları altında bombalardan kaçarak hayatını kurtarmak isteyen yaklaşık 200 bin Çeçen sınırlara birikmiştir. Özellikle komşu İnguşetya’ya iltica etmek için bekleyenler şiddetli yağmur altında uzun kuyruklar oluşturmuştur. Uluslararası haber ajanslarının verdiği bilgilere göre, Nisan 2000’e gelindiğinde 40 bin Çeçen hava bombardımanları sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bütün bu yapılanlar, Çeçen halkının kökünün kazınmak istendiğine ve tam bir soykırıma işaret etmektedir.

İkinci işgal öncesindeki sürecin başından itibaren uyguladığı şiddet yanlısı politika ile Rus kamuoyunda popülaritesini yükselten Vladimir Putin, Çeçenistan’daki ikinci işgal sürecinin de mimarı olmuştur. Devlet yönetiminin başına geçtikten sonra da soykırım politikasını sürdüren Putin; “Silahını teslim etmeyen herkes terörist sayılacak” diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu acımasız politikalarına rağmen Putin uluslararası camiada hiçbir tepkiye maruz kalmamış, bilakis takdir görmüştür. Bill Clinton, Putin’in Rusya’yı kurtardığını söylemiş, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Putin’i ‘liberal bir reformcu’ olarak tanımlamıştır.

Öte yandan işgal devam ederken 2001 yılında ABD’de gerçekleşen 11 Eylül olayları Rusya için çok önemli bir bahane olmuştur. 11 Eylül sonrası ABD’nin terörizmle mücadele söylemini Rusya da kullanmış ve Çeçenistan üzerindeki politikalarını dünya kamuoyunda bu söylemle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Uluslararası medya organlarının ve ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin tam desteği ile bir süre sonra bu imaj dünya kamuoyunda kabul görmüş; ‘Çeçenistan’ın tam bir terör yuvası olduğu ve operasyonların Rusya’nın güvenliği için gerekli olduğu’ söylemi ile işgal ve soykırım uygulamaları meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Çeçenistan’daki bu ikinci işgal sırasında yaklaşık 150 bin Çeçen hayatını kaybetmiştir. Toplam 424 köyden 270’i kullanılamaz hale gelmiştir. Bu işgalle birlikte toplam mülteci sayısı 500 bini geçmiştir. Çeçen mülteciler bugün başta çevre bölgeler olmak üzere dünyanın birçok ülkesine dağılmış bir şekilde ve zor şartlar altında hayatta kalma mücadelesi vermeye devam etmektedir.

Üretilen Son Çözüm: Zorunlu İşbirliği

2000 yılından itibaren Çeçenistan’da kontrolü ele geçiren Rusya, konvansiyonel savaştan sivillerin hedef alındığı kirli bir savaşa geçiş yapmıştır. Bu süreçte onbinlerce insan hukuk dışı yollarla gözaltına alınmış ve birçoğu gözaltındayken kaybolmuş, bir kısmının da cesedine ulaşılabilmiştir. Rusya bu süreçte dünya kamuoyunda savaşın bittiği ve her şeyin normale döndüğü, yalnızca savaş esnasında Çeçenlere liderlik eden birkaç kişinin yakalanması için küçük operasyonlar düzenlendiği imajını oluşturmaya çalışmıştır. Moskova yanlısı Ahmed Kadirov’a 2000 yılında kurdurulan hükümet halk tarafından tanınmamış ve Çeçen halkı Aslan Mashadov’a bağlılığını sürdürmüştür.

2003 yılında anayasa, başkanlık ve parlamento seçimleri gibi konularda göstermelik bir referandum düzenleyen Rus yönetimi, daha sonra şaibeli bir seçimle Ahmed Kadirov’un seçimi kazandığını açıklamıştır. Ancak Kadirov kısa süre sonra 9 Mayıs 2004’te Grozni Stadyumu’ndaki bir kutlama esnasında gerçekleşen patlamada hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine yine Rus yanlısı Ali Alhanov devlet başkanı seçilmiş, fakat yönetim fiilen Ahmed Kadirov’un oğlu Ramzan Kadirov’un elinde kalmıştır. 2007 yılında resmen devlet yönetiminin başına geçen Kadirov yönetiminde bugüne kadar gelinmiştir. Rusya’nın bu dönemde Kadirov yönetimine destek verdiği, sosyal ve ekonomik alanda bazı iyileştirmelerin yapılmasına destek vererek Çeçenistan’daki muhalif grupları bertaraf ettiği görülmektedir. Ancak yaşanan bu sürecin, işgal sürecindeki acıları unutturması ve hayatın normale dönmesi pek kolay gözükmemektedir.

İşgalin Gerekçeleri

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra pek çok ülkenin bağımsızlığını ilan ettiği bir dönemde Çeçenistan’ın bağımsızlığının hem Rusya tarafından, hem de dünya kamuoyu tarafından kabul görmemesinin ve Rusya’nın Çeçenistan’ı işgal ederek 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından birini gerçekleştirmesinin birkaç önemli sebebi bulunmaktadır.

Bunların ilki, hiç kuşkusuz Kafkasya coğrafyasının Rusya için tarih boyunca taşıdığı büyük önemdir. Çeçenistan da Kafkasya coğrafyasının çok önemli bir noktasında jeopolitik ve jeostratejik önemi bulunan bir devlettir. Böylesine kritik bir bölgede, Rusya’nın yüzyıllardır görmek istemediği bir devletin kurulması fikri Rusya’ya hiçbir zaman kabul edilebilir gelmemiştir. Öte yandan Rusya, güney sınırlarını kontrol altında tutmak için de Çeçenistan’a büyük önem vermiştir. Özellikle aynı coğrafyada bulunan ve Sovyetler’den ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Gürcistan ve Azerbaycan gibi ülkelerle benzer sorunlar yaşamak istememiştir.

Çeçenistan işgalinin ikinci nedeni ise ekonomiktir. Zira Çeçenistan önemli bir petrol üreticisidir ve kritik bir güzergâh üzerinde boru hatlarına sahiptir. Savaş öncesi dönemde yılda 22 milyon ton petrolün çıkartıldığı Çeçenistan’da, Azerbaycan ve Kazakistan’dan gelen önemli boru hatları da bulunmaktadır. Rusya’nın petrol ihracında üç boru hattı alternatifi bulunmaktadır: Bunlardan birincisi Azerbaycan-İran ve Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşan Bakü-Ceyhan Boru Hattı, ikincisi Gürcistan üzerinden Karadeniz’e taşıma yapılması, üçüncüsü ise petrolün Çeçenistan üzerinden Karadeniz’de Rusya sınırları içerisinde bulunan Novorosisk Limanı’na ulaştırılmasıdır. Bu alternatiflerden Rusya için en düşük maliyetli ve en yüksek kar getirecek olanı üçüncüsüdür. Ancak bu ihtimalin hayata geçirilebilmesi için de Çeçenistan’daki Rus hâkimiyetinin sağlanması gerektiği açıktır. Rusya’nın Çeçenistan’ı yalnızca sahip olduğu petrol rezervleri için değil, petrol taşımacılığındaki kritik konumu sebebiyle de önemsediği söylenebilir.

İşgalin ve soykırımın bir diğer önemli sebebi ise Çeçenistan’da var olan İslamî dinamiklerin giderek güçlenmesi ve bölgedeki diğer unsurlar için örneklik teşkil etmesi ihtimalidir. Nitekim bu coğrafyada gerçekleşecek başarılı bir Çeçenistan örneğinin, Kafkasya ve Orta Asya’da yer alan diğer devletler ya da hareketler için örneklik teşkil etmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumun Rusya’nın uzun vadede bölgesel ve küresel aktörlüğüne önemli sıkıntılar doğuracağı açıktır. Çeçenistan halkının köklü bir İslamî bilince sahip olduğunu, İslami bir yaşam tarzının yerleşik olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Buna rağmen hamâsî duygularla motive olan, işgal sırasında Rusya’nın soykırım uygulamalarıyla İslamiyet’e daha çok sarılan Çeçen halkının bölgede bir dinamizm yaratma ihtimali Rusya’ya her zaman tedirginlik vermiştir.

Öte yandan Rusya iç politikada Çeçenistan’da sürdürdüğü işgali her zaman kullanmıştır. İlk işgal Boris Yeltsin’in prestijini arttırmaya ve yeniden başkan seçilmesine yararken, ikinci işgal Yeltsin’in veliahtı olarak kabul edilen Vladimir Putin’in sahne alarak kısa süre sonra gerçekleştirilecek seçimleri kazanması sağlamıştır. Bu konuda Dr. Aslanbeg Kadıyev şu yorumu yapmaktadır:
“Birinci Çeçen savaşının siyasal amacı, Boris Yeltsin’in popülerliğini arttırmak ve onu 1996’da tekrar başkan seçtirmekti. Bu ikinci savaşın nedeniyse, eski bir KGB ajanı ve başkan Yeltsin’in veliahtı olan başbakan Vladimir Putin’in gelecek seçimlerde başkan olmasını sağlamaktır. Bu yılın başlarında Rus kentlerinde bombalanan apartmanlar Rus işgalini haklı göstermek amacıyla kullanılmıştır.”

Gerçek Bir Soykırım Hareketi

Dünya devletlerinin ‘Rusya’nın iç sorunu’ olarak görmeyi tercih ettiği, uluslararası kuruluşların görmezden gelerek zemin hazırladığı, Rusya’nın da ‘terörle mücadele’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştığı işgal sürecinin aslında tam bir soykırım olduğu açıkça ortadadır.İşgal sürecinde Çeçenistan’da bulunan Amerikalı gazeteci Thomas Goltz, gözlemlerinden hareketle kaleme aldığı ‘Chechnya Dairy/Çeçenistan Günlüğü’ adlı eserinde bu konudaki düşüncelerini şu sözlerle dile getirmektedir:
“Aslında, pek çok Çeçen ‘birinci’ ve ‘ikinci’ savaşlar arasında herhangi bir ayrım gözetmez. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bugüne kadarki dönemin tamamına Rusya’yla nicedir devam eden soğuk, serin, ılık ve sıcak çatışma gözüyle bakar, Çeçenleri yeryüzünden silme girişiminin, neredeyse her 50 yılda bir tekrarlanan, en son halkası olarak tanımlarlar. Tek kelimeyle soykırım. Bu bakış açısına katılıp katılmadığımdan emin değilim, ama çoğu Çeçen’in inandığı budur. Hem 100,000’in üzerinde sivil ve savaşçının öldüğü hem de ha yatta kalan ların tamamının mülteci olmaya zorlandığı veya viraneye çevrilmiş kentlerinin, kasabalarının ve köylerinin harabelerinde münzevi bir hayat yaşamaya mecbur bırakıldıkları, geçen on yıl içerisindeki toplumsal tecrübelerine bakacak olursak, böyle bir şeye inandıkları için onları suçlamak haksızlık olur.”

Fatma Tunç Yaşar ise yaşanan sürecin bir milletin varoluş mücadelesi olduğunu vurgulayarak şunları söyler:
“Çeçenistan’da yaşananlar, değişen uluslararası konjonktür ile bağlantılı olarak farklı şekillerde algılanmıştır. Oysa Çeçenistan sorunu ne milliyetçilik akımlarının etkisiyle ortaya çıkmış etnik bir çatışma, ne de 11 Eylül sonrası ifade edildiği şekliyle bir terörle mücadele operasyonudur. Tarihsel süreç Çeçenistan’daki sorunun; din, dil, etnisite ve coğrafi aidiyet unsurlarını bir arada barındıran bir var oluş mücadelesi olduğunu göstermektedir.”

Rusya’nın Çeçenistan’da gerçekleştirdiği soykırımı farklı boyutlarıyla tanımlayan Haleddin İbrahimli, soykırım olgusunun yalnızca insanları katletmek anlamına gelmediğini hatırlatır:
“Soykırım, ahalinin yalnız fiziki olarak yok edilmesi değildir. Eğer bir halk kendi toplu, geleneksel yaşama imkanlarını kaybediyor, toplu şekilde öldürülüyor, etnodemografik facialara sürükleniyorsa, demek ki soykırıma mahkum edilmiştir. Çeçenler artık eski yerleşim birimlerini, normal yaşam koşullarını kaybetmişler, Rusya bu halka sanki kuş gibi ağaçta, balık gibi suda yaşamayı teklif ediyor. Onların dağıttıklarını onarmak isteği ve gücü ise yoktur. Mevcut durum, Çeçen varlığının ortadan kaldırılmasını, maksimum derecede azaltılmasını, bir milletin kökünün kurutulmasını ortaya koyan acı bir gerçektir. Bu, gerçek bir jenosittir”

Kimyasal Silah, Keyfî Tutuklamalar, Toplama Kampları ve İşkence

Rusya, kuruluş amacını ‘teröristleri sivillerden ayıklamak’ olarak tanımladığı toplama kampları kurmuş ve bu kamplarda binlerce insanı toplayarak sistematik işkenceye tâbî tutmuştur. Bu insanların pek çoğu işkence ve tecavüze maruz kaldıktan sonra öldürülmüştür. Oysa bu insanların pek azı silahlı mücadeleye katılmıştır. Örneğin en büyük kamp olan Çernokovozo’dakiyaklaşık 1000 tutuklunun yalnızca 7 tanesi savaşa katılmıştır.

Rusya’nın Çeçenistan işgali sırasında yaptığı haberler ve röportajlar nedeniyle tutuklanan ve toplama kampına gönderilen Rus-Amerikan gazeteci Andrew Babitski şunları söylemektedir:
“Ben de istisnasız herkes gibi aynı davranışla karşılaştım. Yani coplarla dövüldüm. Kamptayken bir kadına ‘işkence’ ettiler. Başka bir sözcük bulamadığım için ‘işkence’ diyorum. (…) Stalin dönemindeki kampları hepimiz okumuşuzdur, Alman kamplarını da biliriz, işte buradaki kamplarda da aynı şeyler vardı.”

İnsan hakları örgütleri, Çeçenistan’da yaşanan bu dram karşısında gözlem yapmak, bölge insanına insanî yardım ulaştırmak ya da raporlama faaliyetinde bulunmak istediklerinde Rusya’nın sert ve olumsuz müdahalesiyle, bürokratik ve hukukî engellemelerle karşılaşmışlardır. Yardım malzemelerinin pek çoğuna el konulmuş, sivil toplum kuruluşu yetkilileri tutuklanmış ve hatta işkence görmüştür. Yine de bu şartlar altında yapılan çalışmalar neticesinde hazırlanan raporlarda, keyfî tutuklamaların yapıldığı, insanların gözaltındayken kaybolduğu, tecavüz ve işkence olaylarının korkutucu boyutlara ulaştığı belirtilmektedir.

Öte yandan Rusya, Çeçenistan’da uluslararası hukuka göre kullanılması yasak olan pek çok silahı Çeçen sivillere karşı kullanmaktan da çekinmemiştir. Bunların başında kimyasal silahlar gelmektedir. Vakum, napalm, yangın bombaları, hava yakıt patlayıcıları ve scut füzeleri de Çeçen sivilleri hedef alarak binlerce kişinin ölümüne neden olan ve uluslararası hukukta kullanılması yasak olan silahlardan bazılarıdır.

İşgalle Dağılan Bir Ülke: 500 Bin Mülteci

Rusya’nın Çeçenistan’da sürdürdüğü işgal ve soykırım hareketinin en acı sonuçlarından biri de sayıları 1 milyona yaklaşan mülteciler olmuştur. Her iki işgal sürecinde de sivil halk, kendilerini hedef alan ve can güvenliklerini ortadan kaldıran saldırılardan kaçmak ve hayatta kalabilmek için çareyi göç etmekte bulmuştur. Murat Yılmaz bu konuda şu çarpıcı tesbitleri yapmaktadır:
“1994-96 savaşı boyunca ve hala devam etmekte olan savaşta göç eden insanların sayısı ayrı ayrı 500 bini bulmaktadır. Bu insanlar saatte dört binden fazla patlamanın yaşandığı Çeçen kentlerinden, daha emin olarak gördükleri komşu ülkelere ve bölgelere göç edebildikleri için kendilerini şanslı saymaktadırlar. (…) Özellikle son 10 yıl içerisinde, Çeçenistan’da yaşayan birçok kişi için göç çoğu zaman tek çıkış yolu olmuştur. Bu baskı çemberinde insanlar yoğun bombardıman neticesinde hayatını kaybetme ya da yaralanıp sakat kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kaçırılma, yağmalama, tecavüz vakaları, toplama kampları gerçeği ile yaygın işkence olayları ve ‘temizleme operasyonları’ adı altında gece yarısı baskınlarının getirdiği derin psikolojik izler, insanları yaşamla ölüm arasında bir tercih yapmaya zorlamakta ve göç tek çıkış yolu olmaktadır. Rusya’nın taraf olduğu Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ederek her iki savaşta da hastaneleri, doğumevlerini, pazarları, yerleşim yerlerini ve mülteci konvoylarını hedef alması insanların endişelerini haklı çıkarmaktadır. (…) Kayıtların düzenli tutul(a)maması ve kayıt dışı mülteciliğin yaygınlığı sebebiyle net rakamlara ulaşmak, çoğu zaman mümkün olmamıştır. Bu verilere göre mültecilerin sayısı savaş boyunca 400 bin ila 800 bin arasında değişmiştir. Ayrıca Çeçenistan içerisinde yerinden edilen 240 bin insandan bahsedilmektedir.”

İşgal ve soykırım sebebiyle evlerini ve yaşadıkları toprakları terk ederek göç etmek zorunda kalan mülteciler, öncelikle Kafkasya coğrafyasındaki bölgeleri tercih etmiştir. Özellikle komşu İnguşetya’ya iltica eden ve derme-çatma çadırlarda konaklayarak hayatta kalma mücadelesi veren yüzbinlerce Çeçen mülteci, Rusya ve İnguşetya yönetimlerinin baskılarıyla ülkelerine geri dönmeye zorlanmış ve ölümün kucağına terk edilmiştir.

Çeçen mülteciler İnguşetya dışında Azerbaycan, Gürcistan, Dağıstan gibi bölgedeki diğer devletlere, Türkiye gibi akrabalık bağlarının bulunduğu ülkelere ve dünyanın dört bir tarafındaki onlarca ülkeye dağılmışlardır.

Kendi topraklarından kaçmak zorunda kalan pasaport ve vize işlemleri için aylarca oyalanan ve göç etmeleri dahi zorlaştırılan Çeçen mülteciler elbette gittikleri ülkelerde kolay kolay kabul edilmemiştir. Özellikle Avrupa ülkeleri iltica başvurularını reddetmiş ve göz yumdukları soykırımdan kaçan insanların hayatta kalma mücadelelerine sırt çevirmiştir. Çeçenler mülteci olarak kabul edildikleri ya da sınırları içinde bulunmalarına göz yumulan ülkelerde de, ailelerinden, evlerinden, yaşadıkları coğrafyadan, maddî ve manevî varlıklarından uzak bir hayatın içine hapsedilmişlerdir. Öte yandan Çeçen halktan boşalan yerlere yüksek maaşlar teklif edilerek getirilen Rus ve diğer etnik kökene sahip insanlar, ilerleyen yıllarda bölgede çeşitli gruplaşmalar yaşanmasına ve ülkesine dönmek isteyen Çeçen halkının yeni bir sorunla karşı karşıya kalmasına sebep olmuşlardır.

Kaynak: “Tarihten Bugüne Rusya İhlal Karnesi Raporu”, UHIM Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir